E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

Ekim 13th, 2008 iin arsiv

3 saatlik gençlik kabusu

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli”, 2004’te ÖSS’ye giren altı gencin bir yıllık dönemine odaklanıyor

“O süreçte yaşadıklarıma değil ama o zamandan bana kalanlara yanıyorum.” ‘ÖSS’yle ilgili bir şey söyle’ ricasının cevabıydı bu cümle. “İçine kapanık, dışına saldırgan bir insan oluverdim o dönemde. Bir daha da geçmedi…” Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” isimli uzun metraj belgeselinde, 2004 yılında ÖSS’ye giren iki milyona yakın adaydan altısının, Çiğdem, Derya, Edin, Melis, Mert ve Yunus’un hayatlarına bir yıl boyunca konuk oluyoruz. Onları aile ortamlarında, okullarında, dershanelerinde, ÖSS sürecinin tüm aşamalarını yaşarken ve bu sürecin sonunda vardıkları yerlerde izliyoruz. Böylece yıllardır kimsenin ne araştırmaya ne kameraya almaya niyetlendiği süreç, nihâyet bir projenin kaygısı ve odak noktası oluyor. Üstelik mevcut algıya meydan okurcasına finaline o üç saati koymuyor, galip ya da mağlup, bir rahatlamayla sonlanmıyor. Devam ediyor. O süreç bitmiyor; hayatların içine, gençlerin geleceğine işliyor. Lise yılları bitiyor ama o zamansız, mantıksız, eşitsiz yarışın izleri yer ediyor.

Samimi ve ciddi
Belgesel kelimesinin kimilerine çağrıştırdığı gibi ciddi, sıkıcı, eğitici değil “3 SAAT”. Tersine kurgulanmışçasına akıcı, oradaymışızcasına samimi bir belgesel. Ama o zaman dilimini, üzerine düşünmemek üzere gerilere iten genç yaşlı tüm ÖSS mağdurları için oldukça “sıkıcı” bir deneyim. O kadar ki, film bittiğinde adaylara sarılmak, her şeye rağmen onları alkışlamak, başvuru formlarını yırtmak, neresi işe yaracaksa oranın kapısına dayanıp bağırmak istiyor insan. Tam da Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun hedeflediği gibi. Sektörün her köşesi ile yakından ilgilenirken gençlerin kendilerini unutan devlete inat, tüm gençleri kucaklayası geliyor insanın. Herkes kendi deneyimini unutmak için olanca gücüyle gözlerini yumarsa, bu toplumsal travmanın hiçbir zaman engellenemeyeceğini hatırlatıyor. En önemlisi; savaşları, formülleri, çözeltileri, böcekleri ezberleyebilmek için gezmeyi, koşmayı, sevmeyi, düşünmeyi unutmak zorunda kalan insanların hayatlarını getiriyor gözler önüne. Unutturulmak bir yana, bizzat unutmayı seçtiklerimizi vuruyor yüzümüze. Ve yüksek sesle söylemeye gerek duymadan yönlendiriyor bizi, yüzüne vurulması gereken diğerlerine doğru.
Film ekibinin tümü, bunu yaparken adayların ne denli özeline girildiğinin farkında. “Yeter artık çekmeyin” denen görüntülerin filmde özellikle kullanılması bunun en büyük kanıtı. Öte yandan kullanılan televizyon haberleri ya da “benimki de aynen böyleydi” dedirten öğretmen ve aileler bizi sık sık sarsalıyor; eşlik ettiğimiz maceraların kişisel boyutundan sıyrılıp ne denli geniş çaplı bir fenomenden bahsettiğimize dikkat çekiyor.
İşte bu yüzden “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” sıkıcılıktan uzak, bir o kadar da ciddi bir film. Kamerayı asistanlarına verip çekime gönderecek kadar çoksesli, sözü yaşayan ve yaşatanlara bırakacak kadar otoriterlikten uzak, daha fazla sözün söylenmesine önayak olacak kadar kışkırtıcı bir belgesel. Haziran ayında galası yapılan ve geçtiğimiz hafta Bodrum Film Festivali’nde SİYAD Eleştirmenler Jürisi ödülünü alan film, festivaller ve özel gösterimler aracılığı ile öğrencilere, rehberlik servisi çalışanlarına ve ilgilenen herkese ulaşmaya başladı bile. Ancak yol uzun: ÖSS’nin kendi hayatında bıraktığı izler kadar, sebep olduğu adaletsiz düzenden rahatsız olan herkese ulaşana dek!

LİSYA YAFET: Boğaziçi Üni., Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

141


Şehrin caz hali

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

 9-19 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek “18. Akbank Caz Festivali”, cazseverleri dolu dolu bir programla karşılıyor. Festival programı etkinlik mekânlarına göre tasnif edilmiş. Manavdan portakal alır gibi mekâna göre kimsenin bilet alacağını sanmıyorum ama organizatörlerin tercihlerine saygı göstererek ben de bu yolu tercih ediyorum.

Aya İrini
Açılış konseri İstanbul’un tartışmasız en güzel akustiğine sahip “konser salonu” Aya İrini’de. Festival 9 Ekim’de 20.30’da Stephan Micus’la başlıyor. Düdük, sakhuaci, bavyera kanunu vb. onlarca enstrüman çalan Micus, geleneksel müzik aletlerini gelenekselden farklı yorumlayarak kendi müziğini yapıyor. Rhoda Scott da sevenlerini 10 Ekim 20.30’da Aya İrini’de karşılayacak. Afro-Amerikan hard bop ve soul cazın usta orgcusu Rhoda Scott, klasik piyano eğitimi almasına rağmen cazdan vazgeçememiş. Piyanonun başına geçtiği ilk günden beri pedallara yalın ayak basmasıyla dikkat çeken Scott “Lady Yalınayak” ya da “Yalınayak Kontes” olarak da tanınıyor.

CRR
Festivalin ikinci konser mekânı Cemal Reşit Rey Konser Salonu (CRR). Bence caz için hiç uygun olmayan CRR’de festivalin en önemli konuklarından bazıları çalacak. Çok küçük yaşlarda etkileyici bir kariyere sahip olan James Carter Quintet, 17 Ekim 19.30’da veriyor konserini. Caz nedir’in bana göre cevabı niteliğindeki “caz”ı dinlemeye doyamayacaksınız! Bu muhteşem konserin ardından 21.45’te CRR’de ünlü caz trompetçisi Tomasz Stanko’yu bandiyle izlemek mümkün.
18 Ekim’de yine art arda iki konser var. 19.30’da Jason Moran & The Bandwagon modern caz yorumuyla farklı bir deneyim için izleyicisini bekliyor olacak. 21.45’te ise Ron Carter “Dear Miller” konseri var. 1960’lı yıllardan günümüze dek neredeyse tüm ünlü cazcılarla beraber çalmış olan viyolonselist Ron Carter, şüphesiz muhteşem bir performans sergileyecek.

Babylon
Festivalin en yoğun programına sahip mekân, Babylon. 9 Ekim 21.30’da “I Led 3 Lives” konseriyle festivali karşılıyor. Ünlü saksafoncu İlhan Erşahin’in basçı Juini Booth ve davulcu Jochen Rueckert’le birlikte şiddetli, hoş, gürültülü, özgür ve güzel olarak tanımlanabilecek müziğini dinlemek için muhteşem bir fırsat. 10 Ekim 21.00’de Smadji feat. İbrahim Malouf & Talvin Singh ardından 24.00’te Dublex Inc. DJ Team sahnede olacak. Kalıpların dışında, kendi tarzlarıyla caz yapan bir performans izlemek istiyorsanız, 11 Ekim 23.00’teki PPP aka Platinum Pied Pipers’ı kaçırmayın. 12 Ekim 20.00’de Far East Revisited, 14 Ekim 20.00’de Erdem Helvacıoğlu & Elliott Sharp ve ardından 22.00’de Sarp Maden Quartet konserleri var.

16 yaşında Quincy Jones’un yönlendirmesiyle davul çalarak müzik kariyerine başlayan ve Martha Reeves & The Vandelas’a katılarak önemli bir adım atan Steve Reid, James Brown’ın grubu “Popcorn”da da çaldı. Folktronica’nın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden olan Reid, Fourtet’in beyni Kieran Hebden’le 15 Ekim 21.30 beraber olacak. Brezilya cazının önemli temsilcilerinden Azymuth 16 Ekim 21.30’da bol vurmalı çalgının kullanıldığı canlı performanslarıyla ve caz, bossa nova, hip hop gibi çeşitli türleri kendine özgü üsluplarıyla birleştiren Sayag Jazz Machine 17 Ekim 23.00’de dinlenebilir. 18 Ekim 21.00’de Charlie Hunter Trio ve ardından 24.00’te DJ Food-Strictly Kev Babylon’un festivaldeki son konserleri olacak.

Akbank Sanat
Akbank Sanat, 14 Ekim 19.30’da Jonas Knutsson Quartet’i ağırlayacak. Jonas Knutsson Quartet 15 Ekim 20.00’de de Talimhane Tiyatrosu’nda. İki hafta önce “Sanat İstanbul’da” kapsamında gelen Swingle Singers konserini kaçırdıysanız işte size fırsat. Boğaziçi Üniversitesi A Cappella Caz Korosu, 15 Ekim 19.30’da konsere çıkıyor. Türkiye’deki ilk ve tek a cappella caz korosu olan BÜMK (Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü) Caz Korosu repertuarında Vox One, Swingle Singers, The Real Group gibi ünlü isimlerin eserlerinin yanı sıra kendi düzenlemelerine de yer verecek.

16 Ekim 19.30’da Kerem Görsev Akustik Trio, 17 Ekim 19.30’da 123 ve 19 Ekim 19.30’da Olcay Saral Anadolu “Evolution”, Akbank Sanat’taki diğer konserler. 9 Ekim 19.00’da düzenlenecek “Caz Yapıyoruz/Dinliyoruz” panelinden sonra, 11 Ekim 19.00’da Akbank Sanat’ta düzenlenecek olan “Caz nedir? Ne değildir?” paneline katılarak panelistlerin (moderatör Caner Beklim, Murat Beşer, Tunçel Gülsoy, Seda Binbaşgil, Selen Gülün) fikirlerini dinlemeniz mümkün. Ayrıca Aksanat’ta hem atölyeler hem de “Akşamüstü Caz” programı var.

Talimhane, GHETTO ve diğerleri
Bas klarnetçiler Oğuz Büyükberber ve Tobias Klein, 13 Ekim 19.30’da Büyükberber Klein Electro Acoustic Duo konseriyle, dinleyicilerini yeni bir deneyime davet ediyor. Yazılı parçalarla, doğaçlama performansı birleştirerek deneysel caz yapan Şenol Küçükyıldırım “Şenol Küçükyıldırım Ways” performansıyla 13 Ekim 20.45’te sahneye çıkıyor. Gypsy ve flamenco olarak tanımlanan müziği ve boğuk sesiyle Bonga ise 11 Ekim 23.00’de Ghetto’da.

Kaçırmam
Bunca etkinliğin içinde, gönül ister ki her birine katılayım ancak gerçekçi bir liste hazırlamak gerekirse Rhoda Scott, James Carter Quintet, Steve Reid Ensemble, Azymuth ve Boğaziçi Üniversitesi A Cappella Caz Korosu konserlerine mutlaka gitmek istiyorum (Sadece bir çakışmam var). Öğrenci biletleri 10 ila 20 YTL arasında değişiyor ama benim gitmek istediklerim genellikle pahalı tarifede. Bu fiyatların nasıl belirlendiğini bilmiyorum ama bir öğrencinin kaç konsere gidebileceğini hesaplamak çok da zor değil. Bir şekilde destek bularak bu fiyatlar daha aşağı çekilemez mi? Belki de denenmiş ve başarısız olmuştur, öyleyse benim hatam! Biletleri ana gişeden alırsanız biletix’e tomarlarca komisyon ödemek zorunda kalmazsınız. Değişime hazır olun!

EMRE GENÇER: Boğaziçi Üni., Kimya Mühendisliği, 3. sınıf

158


Sağımız sağcı, solumuz liberal!

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Liberallerin, sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken solcuların ne kadar devletçi, statükocu ve çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmalarının anlamı ne?

Ergenekon operasyonu başladığından bu yana, ne hikmetse herkes başımıza “demokrasi aktivisti” kesildi. Her kesimden insanın ağzında bir darbe karşıtlığı, sivilleşme, çetelere karşı mücadele lafları; hayırdır yahu? 1979’da, Fatsa Belediye Başkanı seçilen Terzi Fikri için, “Fatsa’yı bir terzi parçası mı yönetecek?” diyen Nazlı Ilıcak, bu sözüyle ne anlatmak istiyordu sizce? Seçimle iş başına gelen bir belediye başkanı, nasıl Fatsa’yı yönetemez duruma getirilir, bir fikriniz var mı? Bu soruya verilecek cevapla, Nazlı Ilıcak’ın bugünlerde “darbe karşıtı’’ mitinglerde boy göstermesi, laflar etmesi arasındaki çelişki ne şekilde izah edilebilir? Ya şeriat istediğini açıkça söyleyen Abdurrahman Dilipak, o ne zaman demokrat oldu da bize darbe karşıtlığının nasıl yapılacağını öğretmeye başladı?
Eylül ayındayız. Şu an gündemde 28 yıl önce yapılmış, Türkiye’nin en ilerici, en demokrat insanlarının hayatına mal olan, ülkemizin ekonomik, kültürel, toplumsal alandaki kaderini, olabilecek en kötü şekilde etkilemiş 12 Eylül askeri faşist darbesi değil; ulusalcılar tarafından planlandığı ve Ergenekon operasyonuyla da önlendiği “iddia edilen’’ yeni darbe var. Peki ama henüz davası bile başlamayan, hakkında adam akıllı bilgi sahibi olunmayan bu hayali darbe, niye 17 yaşında asılan Erdal Eren’den daha çok konuşuluyor? Gözaltına alınan iki emekli paşaya, bir komutan aracılığıyla kurumsal ziyaret gerçekleştiren Genelkurmay’ı eleştirenler, niye anayasada 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasını engelleyen “geçici’’ 15. maddeyi kaldırma girişiminde bulunmayan RTE’ye iki çift laf etmiyor? Demokratlığın, özgürlükçülüğün tanımı değişti de biz mi bilmiyoruz?
Her yerde olduğu gibi Türkiye’de de sağ politika metafiziktir, gelişimi daireseldir; diyalektiğe meydan okur. Bunun sonucu olarak, bugün geldiğimiz yer Demokrat Parti dönemidir. Şu an politik ve toplumsal yaşama, her türlü özgürlüğü tek yanlı işleten, üstünüzde her anlamda baskı hissettiğiniz koşullar hakim. Ramazanda, gecenin bir yarısı davulcunun uykunuzu bölmesi sorun değil ama sokakta sigara içerseniz “Burası Ermenistan mı lan?’’ diyen bir Bedeviden dayak yiyebilirsiniz! Yani oruç tutmak özgürlüktür, tutmayanı dövmek de özgürlüktür! Adnan Menderes’in asılmasını eleştirmek demokratlıktır, Deniz Gezmiş’i savunmak anarşistliktir! Özetle, sağ pragmatiktir. Yukarıdaki soruların cevapları da bu tespitin içinde mevcuttur.

Deniz Feneri nasıl unutulur!
Bir de liberal solculara bakalım. 12 Eylül mitinglerinde, yani meydanlarda devrimciler, emekçiler, öğrenciler vardı. Bir kez daha darbecilerin yargılanması, derin devletin tümüyle tasfiye edilmesi, gerçekten sivil ve özgürlükçü bir anayasa talepleri dile getirildi.12 Eylül zindanlarında, işkencehanelerde, darağaçlarında can veren devrimciler anıldı. (Bu arada Ankara’daki mitingde, polisin alanda su sattırmamasına ne dersiniz?) Tüm bunlar olurken milliyetçiler ve liberal solcular da ekranlarda 12 Eylül’ü konuştular. Nasıl mı? Önce eski ülkücüler bir açılış yaptı, solcuları suçladı sonra sol liberaller de aynı rotada devam etti, onlar da sosyalistleri suçladı. Bir 12 Eylül daha böylece geride kaldı.
Sol liberaller, AB yolunda ilerleyen AKP iktidarı sayesinde demokratikleştiğimizi düşündükleri için, ülkemizde yaşanan birçok olumsuz şeyi münferit hadise olarak görüyorlar. İçki satan dükkanların hızla azalması, içki fiyatlarının sistematik biçimde artırılması, her yıl Ramazan ayındaki dayak olayları, işçi memur maaşlarına dalga geçercesine yapılan zamlar, üniversite harçları, belgelenen rüşvetler, Deniz Feneri davası; yani saymakla bitmeyecek, her alandaki bariz olumsuz gelişmeler de mi münferit? Bir yandan sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken, bir yandan da çok haksız ve mantıksız biçimde, solcuların ne kadar devletçi, ne kadar statükocu, ne kadar çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmanın anlamı ne?
Velhasılıkelam, söylemek istediğim şudur: Türkiye’de milliyetçi, İslamcı, liberal kesimlerin yani sağcıların ahvali ortadayken; sosyalistlerle bu kadar uğraşmak niye? Bir yandan sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken, bir yandan da çok haksız ve mantıksız biçimde, solcuların ne kadar devletçi, ne kadar statükocu, ne kadar çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmanın anlamı ne? Bu ülkenin bu kadar kötü durumda olmasına sebep olanlar sağ politikacılarken, sol liberaller neden en çok sosyalistleri eleştiriyorlar? Uzunca bir süreden beri devam eden bu durum, beni artık başka şeyler üstünde düşünmeye itiyor. Diyorum ki, bu öfkenin ardında ideolojik değil de başka türlü nedenler olmasın sakın?

ALPER ERDİK: Yeni mezun

129


Kanser tedavisinde yeni umut

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Bilim

Bilim insanlarına göre köpekbalığı hücreleri kanserle mücadelede önemli gelişme sağlayabilir

SYDNEY - Avustralyalı bilimadamları, köpekbalıklarının kanında bulunan antikorların kanserle mücadelede önemli bir rol oynayabileceğini açıkladı.

Melbourne’deki La Trobe Üniversitesi uzmanları, köpekbalıklarının kanserde hayat kurtarıcı olabileceğine inanıyor. Köpekbalıklarının çok güçlü bir bağışıklık sistemi var ve nadiren enfeksiyon kapıyorlar. Araştırmacılara göre, köpekbalıklarının kanda hastalıklarla mücadele eden farklı antikorları var ve bunlar belli kanser hücrelerinin büyümesini engellemeye yardımcı olabilir. Laboratuvar deneyleri, bu antikorların meme kanserinin yayılmasını engellediğini gösterdi.

Kilinik deneylere başlamak için bir sistem kurmaya çalışan bilim insanları bu konuda Victoria eyalet hükümetinin mali desteğine sahip durumdalar. Bilimadamları köpekbalıkları hücrelerinde sadece kanser değil, sıtma gibi hastalıkların da çaresini arıyor. La Trobe Üniversitesi uzmanları, köpekbalığı daha önce köpekbalığı antikorlarının sıtma proteinlerine tutunarak alyuvarlara sıçramasını önlediklerini tespit etmişti. Köpekbalığı hücrelerinin iltihaplı romatizma için de çözüm olabileceği söyleniyor. (bbc)

109


Müftü: İzinsiz internet kul hakkına girer

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

Adana Müftüsü Barış: Wireless bağlantının başka biri tarafından izinsiz kullanılması İslam’da caiz değil

ADANA İl Müftüsü Mehmet Barış, kablosuz internette (Wireless) bağlantının başka biri tarafından izinsiz kullanılmasının İslam dinine göre caiz olmadığını bildirdi. Barış, “Kişi izin verirse, kullanılabilir. İzinsiz kullanım kul hakkına giriyor” dedi.
Müftü Mehmet Barış, İslam dinine göre kul hakkı yemenin günah olduğunu anlatırken, internet hattını ücreti karşılığında alan kişinin bu hakkını bir başkası kullanmaması gerektiğini belirtti. Barış şöyle konuştu:
“Limitsiz (sınırsız) internet kullanım hattı da bir haktır. İnternet hattını para vererek almıştır. Kullanım hakkı da hattı alanındır. Hat sahibi ve hattı pazarlayan şirket, hattın başkası tarafından kullanılmasına izin vermezse, kullanmak caiz değildir. Ancak, bu işi pazarlayan şirket buna bir şey demiyorsa, hattı kullanılan insan da göz yumuyor, daha da önemlisi bir zarara uğratılmıyorsa kul hakkına tecavüz olmayabilir. Kul hakkını üzerine almak istemiyorsanız, başkasının internet hattını kullanmaktan uzak durulmalı.”
Barış, bazı internet kullanıcılarının aylık sabit kotayla internet abonesi olabileceğini, bu nedenle kotayı aşma ihtimali bulunduğunu hatırlatarak, şunları söyledi:
“Kota aşıldığında ekstra ücret ödenmektedir. Hem komşumuzun ücretini vererek almış olduğu interneti herhangi ücret ödemeden kullanmış oluyoruz, hem de kotanın aşılmasına vesile olarak komşumuzu zarara uğratıyoruz. Buna göre, komşunun internetini kullanmak caiz değildir ve kul hakkına girilmiş olur. Kablosuz internet kullananlar, bağlantı olmasına rağmen, ‘şifre konulmadığına göre kullanabiliriz’ diye düşünmeyip, abonenin şifre koymayı unutmuş olabileceğini de unutmamalıdır.”(dha)

107


Türkiye’nin hali: Kapkaçcılar Üniversiteli çıktı!

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

İzmir’de yakalanan kapkaçcılar herkesi şaşırttı. 9 Eylül Kimya bölümü öğrencisi çıkan hırsızlar, okurken maddi zorluk çektiklerini söylediler.

İZMİR’in Balçova İlçesi’nde 24 yaşındaki Nazlıhan Özçakır’ın çantasını kapkaç yöntemiyle çalan iki üniversite öğrencisi tutuklandı.
Olay, dün akşam saatlerinde İnciraltı Semti’nde meydana geldi. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen -Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü 2′nci sınıf öğrencileri 19 yaşındaki Orçun Marangoz ve 21 yaşındaki Murat Karayel, sahilde oturan ve bir alışveriş merkezinde satış temsilcisi olarak görev yapan Nazlıhan Özçakır’ın yanına yaklaşıp, elindeki çantayı zorla almaya çalıştı. İki zanlı, kendilerine direnen Özçakır’ı bir süre yerde sürükleyip çantasını kapıp kaçtı. Özçakar’ın çığlıkları üzerine olay yerine gelen polis ekipleri, zanlıların peşine düştü. Yaşanan kovalamacanın ardından polis, iki zanlıyı Haydar Aliyev Bulvarı’nda yakaladı. Gözaltına alınan iki zanlı yapılan sorgularında, maddi yönden zorluk çektikleri, bu nedenle de kapkaç yaptıklarını söyledi.
İşlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen iki zanlı, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. (dha)

98