E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

Ekim 20th, 2008 iin arsiv

Şanliurfada’da PKK eylemi

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

Abdullah Öcalan’a İmralı Cezaevi’nde fiziki saldırıda bulunulduğunu bahane ederek protesto etmek isteyen PKK yandaşları Şanlıurfa’da eylem düzenledi.
Terörist başı Abdullah Öcalan’a tutulduğu İmralı Cezaevi’nde fiziki saldırıda
bulunulduğunu öne sürerek bunu protesto etmek isteyen PKK yandaşları Şanlıurfa’da eylem düzenledi. PKK ve Öcalan lehine slogan atan grup, daha sonra polise taş ve molotof kokteyleri atarak saldırdı. PKK yandaşlarının eyleminde bir ilköğretim okulunun yanı sıra çok sayıda ev ve işyeri de zarar gördü.

Suruç İlçesi’nde de aynı gerekçeyle yürüyüş yapılırken, DTP Milletvekili İbrahim Binici, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile Ankara’da yedikleri yemeğin daha önceden organize edilmediğini vurgulayarak, “Hükümetten beklentilerimizi söyledik” dedi.

Süleymaniye Mahallesi’nde saat 13.30 sıralarında toplanan yaklaşık 300 kişilik grup Devteşti Mahallesi’ne doğru yürüyüş başlattı. Çoğunluğunun yüzlerini poşular ile gizlediği grupta bulunan birçok kişi ellerinde Öcalan posterleri ile slogan atmaya başladı. Çocukların önde yer aldığı, aralarında kadınların da bulunduğu grup, ‘Apo’suz dünyayı başınıza yıkarız’, Kürtçe ‘Biji Serok Apo’ (Yaşasın başkan Apo) sloganları attı. Ara sokaklarda 2 kilometre yürüyen grup daha sonra Bağlarbaşı Caddesi’ne çıktı. Slogan atarak yürümeye devam eden grup, bu sırada üzerinde Türk bayrağı bulunan park halindeki 07 GM 115 plakalı minibüsü taşlayıp, tekmeledi. Birçok esnaf bunun işyerlerinin zarar görmemesi için kepenk kapattı.

Cadde üzerinde yaklaşık 1 kilometre daha ilerleyen grup, daha sonra aynı güzergahta dönerken, yüzlerini gizleyen birçok kişinin ellerinde taş ve molotof kokteylleri olduğu görüldü. Bağlarbaşı Caddesi’nin polislerce çift yönlü olarak panzerlerle kapatıldığını gören grup üyeleri bir anda ellerinde bulunan taşları çevredeki bina ve işyerleri ile polis araçlarına atmaya başladı. Bunun üzerine ‘Akrep’ ve ‘Panzer’ adı verilen polis araçları grubun bulunduğu alana gaz bombası ve biber gazı ile müdahale etmeye başladı. Bu sırada göstericilerin attığı molotof kokteyli ve taşlar polis araçları ile çevredeki birçok işyerine zarar verdi. Polisin biber gazlı müdahalesi ardından ara sokaklara dağılan grup, bir süre sonra farklı sokaklardan çıkarak taş ve molotof kokteyli ile saldırmaya devam etti. Polisin müdahalesi ile yeniden dağılan grup, Süleymaniye Mahallesi’nin ara sokaklarında sloganlar atarken, gelişmeleri yerinde izleyen Emniyet Müdürü Kutlay Çelik’in talimatı ile bölgeye de çok sayıda çevik kuvvet polisi takviye olarak gönderildi. Alınan geniş güvenlik önleminin ardından araç trafiğine kapatılan caddede polisler hazır olarak beklemeye başladı.
Ara sokaklara dağılan grup, Süleymaniye Mahallesi’nde bulunan Kanuni Sultan Süleyman İlköğretim Okulu ile TEAŞ Şebeke İşletme Bakım Müdürlüğü’ne ait trafonun güvenlik kulübesine saldırdı. Saldırıda okul ve güvenlik kulübesinin camları kırılırken içindeki malzemeler hasar gördü.

Olayı Suruç’ta öğrenen DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ile DTP Hakkari Milletvekili Hamit Geylani de Bağlarbaşı Caddesi’de geldi. Burada polisler ile görüşüp gelişmelerle ilgili bilgi alan iki DTP’li milletvekili, daha sonra Süleymaniye Mahallesi’nde bulunan DTP irtibat bürosuna geçerek beklemeye başladı.
Polis ile çatışıp küçük gruplar halinde ara sokaklara dağılan ve zaman zaman sloganlar atmayı sürdüren PKK yandaşlarının yeniden eylem yapma olasılığına karşı bölgede güvenlik üst seviyeye çıkarıldı. Gerginliğin sürdüğü bölgede, polis cadde üzerinde bulunanları evlerine girmeleri ve açık olan işyerlerini zarar görme olasılığına karşı kapatmaları konusunda uyardı.

SURUÇ’TA DA YÜRÜYÜŞ YAPILDI

Kent merkezinin savaş alanına döndüğü Şanlıurfa’nın Suruç İlçesi’nde de aralarında DTP milletvekilleri İbrahim Binici ile Hamit Geylani’nin de bulunduğu yaklaşık 500 kişi yürüyüş yaptı. DTP ilçe binasından çarşı merkezine kadar yürüyen grup sık sık terör örgütü PKK ve Öcalan lehine Türkçe ve Kürtçe slogan attı.
Belediye binası önünde basın açıklaması yapan Milletvekili Binici, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile yedikleri yemeğe yönelik eleştirilere vurgu yaparak, “Bu organize edilmiş bir yemek değildi. Ancak, Türkiye’de gerekse Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP’nin Güneydoğu Bölgesi’nde yani bizim tabirimizle açık söyleyeyim Kürdistan’da seçilen her milletvekilinin altında imzası var. Dolayısıyla son süreç ülkeyi kaosa götürüyor. Bizler siyaset yapıyoruz. Hükümetten beklentilerimizi söyledik. Dengir Mir Mehmet bey, Kürt sorununun diyalogla çözülme noktasında bazı taraftarlıklar yapması gerektiğini söyledik” dedi. Grup basın açıklamasının ardından olaysız şekilde dağıldı.

ÇOCUKLARDAN POLİSE MORAL

Şanlıurfa’da, PKK yandaşlarının gösterisine müdahale eden polislere moral için yaklaşık 100 çocuk Sülemanya Mahallesi İpek yol üzerinde giriş çıkışları abluka altına alan çevik kuvvet polisine moral vermek için ellerinde Türk bayraklarıyla polise destek oldu. İstiklal Marşı okuyup ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Kahrolsun PKK’ sloganlarını attı.

118


Madde Döngüsü Nedir ?

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Ne Nasil / Neden

MADDE DÖNGÜSÜ NEDİR?

Yaşama birliklerinde ve onun büyütülmüşü olan tabiatta canlılığın aksamadan devam edebilmesi için bazı önemli maddelerin kullanılan kadar da üretilmesi gerekmektedir.Doğada ekolojik önemi olan bu maddeler canlılar ve çevreleri arasında alınıp verilir.Bu maddeler güneş enerjisi yardımıyla belirliyörüngeleri izleyerek dolaşımlarını tamamlarlar.Maddelerin ekosistemdeki bu dolaşımınamadde döngüsü denir.Tüm maddeler döngü yoluyla sürekli olarak canlılar tarafından yeniden kullanılır.Canlılar için gerekli olup,devredilmesi gereken maddelerin en önemlileri;oksijen,su,azot,karbon,fosfor ve kükürttür. Bu madde döngülerindeki en önemli rolü saprofitler ve kemosentetik bakteriler üstlenmektedir. Çünkü bunlar doğada her an toprağa düşen organik artıkları ve cesetleri ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürürler.Daha sonra bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez yoluyla kullanılır halegetirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla tekrar inorganik maddeler organik maddelere dönüştürülür. Bu organik artıklar yaprak,odun,kaya parçaları ve hayvan leşleri olabilir.Doğada hiçbir zaman madde kaybı söz konusu değildir
KARBON DÖNGÜSÜ

Canlı yapısının en önemli elementlerinden birisi karbondur.Bütün organik bileşiklerin temel yapı elemanıdır.Bunun için canlı organizmalar karbonlu bileşikleri kullanmak zorundadırlar.Karbon doğada hem mineral biçiminde (kömür,elmas,gaz halinde ya da suda çözünmüşdurumda karbondioksit olarak) hem de organik biçimde (canlı varlıklarca oluşturulanmoleküllerde) bulunur.Yeşil bitkiler güneşten gelen ışık ve doğadan absorbe ettikleri su ve karbondioksit molekülleri ile organik maddeleri sentezlerler.Bazı bakteriler ise besini kemosentez yoluyla üretirler.Bitki ve bazı bakterilerin sentezlediği organik maddeler arasında karbonhidrat önemli bir yer tutar.Karbonhidratları ve türevlerini,saprofit bakteriler absorbe ederek ve hayvanlar besin olarak tüketerek solunumda kullanmaları sonucu atmosfere serbest karbondioksit bırakırlar.

Gerek hayvanların gerekse mikroorganizmaların ölümleri sonucunda, toprakta ayrışmayabaşlayan vücut yapıları, metan bakterileri tarafından ayrıştırılarak CO’ ye dönüştürülür ve atmosfere serbest olarak bırakılır.Şemada görüldüğü gibi CO , ışık ve su varlığında tekrarbitkiler tarafından fotosentez reaksiyonlarında kullanılır.
Bunun dışında bitki ve hayvan ölüleri, toprağın çok derinlerinde, yüksek basınç ve sıcaklık etkisi altında petrol ve kömür gibi yapılara dönüşebilirler.Petrol ve kömür, insanlar tarafından enerji ihtiyaçları için kullanılırken yine açığa karbondioksit (CO ) ve karbonmonoksit (CO) gazları çıkar.

AZOT DÖNGÜSÜ

Tek hücreli olsun çok hücreli olsun doğadaki tüm canlılar, yapılarına aldıkları besin maddeleri ile amino asit ve bu amino asitlerden de protein sentez ederler.Protein sentezi için gereken ana elementler ise karbondan sonra azottur.Azot gerek proteinlerin gerekse
DNA ‘ nın moleküler yapısı için gerekli olan çok önemli bir elementtir.Canlılar bunun için azotu kullanmak zorundadırlar.

Atmosferde %78 gibi yüksek bir oranda azot vardır.Fakat çoğu canlı atmosferdeki serbest azotu doğrudan kullanamaz.Azotun önce bakteriler,su yosunları ve bazı likenler tarafından aşka elementler-le birleştirilerek nitratlara dönüştürülmesi gerekir.Havadaki azotgazı, topraktaki azot tutucubakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür.Bitkiler büyümeleri için gerekli azotu sağlamak için nitratları soğururlar.Hayvanlar bu bitkilerle beslenirler. Bakteri ve mantarlar,ölü bitki ve hayvanları toprağa amonyum bileşikleri yayarak çürütürler. Nitrat tutan bakteriler bu amonyum bileşiklerini, daha sonra bitkilerde kullanmak için nitrata dönüşen,nitrite dönüştürürler.Nitrat bozan bakteriler azot bileşiklerinin yeniden azot gazına dönüşmesini sağlarlar (denitrifikasyon).
Atmosfere serbest bırakılan azot, diğer mikroorganizmalar yada mantar, yosun vb. gibi canlılar tarafından absorbe edilerek protein sentezinde kullanılırlar.Bitkilerin kendileri de azotu kullanıp protein sentezlediği gibi, hayvanlar tarafından tüketilerek sindirildikten sonrayapılarındaki azotla yine protein sentezi gerçekleştirilir.
Ayrıca yıldırımve şimşek gibi gibi doğa olayları toprağa azot bağlanmasında etki ederler.

SU DÖNGÜSÜ

Su, bazı doğal kuvvetler ve hava hareketleriyle atmosfer ile yer yüzündeki karalar ve sular arasında sistemli bir şekilde hareket etmektedir.Buna su döngüsü veya hidrolojik dolaşım denir.Güneş enerjisinin ısıtmasıyla ,çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı;yağmur,kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner.Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken,daha büyük bir kısmı,göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir.Su döngüsü de,öteki tüm döngüler gibi süreklidir.Bitkiler de terleme ile su döngüsüne katılır.Yer yüzündeki bütün sular,su döngüsüne katılmaktadır.Yani,denizlerden buharlaşan su,yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip ,bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır. Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır.Burada toplanan sular,su döngüsüne devam eder (uzun su devri).Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar,dolu, biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine kısa su devri denir.Buharlaşma ve terleme yoluyla yükselen su,bulutlarda yoğunlaşır.Bunun sonunda da yağış oluşur.Yağış olarak geri dönen suyun bir kısmı yüzey sularında (göl ve denizlerde) depo edilir.
Diğer kısmı yer altı sularına karışır.Toprağa giren su , yer altı suyu olarak tekrar denizlere akar. Bu şekilde su döngüsü tamamlanmış olur.

OKSİJEN DÖNGÜSÜ

Oksijen,değişik biçimlere dönüşerek doğada sürekli bir döngüiçerisindedir.Havada gaz, suda ise çözünmüş olarak bulunan oksijen,serbest halde azottan sonra en çok bulunan elementtir.Hayvanların ve basit yapılı bitkilerin,solunum yoluyla aldıkları oksijen hidrojenle birleşince su oluşur.Bu su, daha sonra dışarıya atılarak doğaya verilir.Ortamdaki karbondioksit, algler ve yeşil bitkiler tarafından fotosentez yoluyla karbonhidratlara dönüştürülür,yan ürün olarak da oksijen açığa çıkar.Dünyadaki sular,biyosferin başlıca oksijen kaynağıdır.Oksijenin yaklaşık %90’ ının bu sularda yaşayan alglerce karşılandığı tespit edilmiştir.Diğer döngülerde de bazı aşamalarda oksijenin yer aldığı bilinmektedir.
Atmosferdeki oksijen oranı sabittir.Çünkü solunum durmayan bir olaydır ve bütün canlılar tarafından gerçekleştirilmektedir.

FOSFOR DÖNGÜSÜ

Fosfor da, canlılar için gerekli temel maddelerdendir.Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat(ATP) maddesinde,hücre zarının yapısında,ayrıca kemik ve dişlerin yapısında bulunur.Fosfor diğer elementler gibi doğada bileşikler halinde bulunur.Fakat bu bileşikler suda kolay çözünmezler.Fosfor bileşikleri özellikle kemik,diş,kabuk gibi hayvansal atıklarda ve doğal kayaçlarda bulunurlar.Bu bileşikler suda çözünmedikleri için diğer bazı bileşiklerle reaksiyona girerler.Bu bileşiklerin başında nitrat ve sülfirik asit yer alır.
Suda kolay kolay çözünmeyen fosfatlı bu bileşikler bu yolla çözülürler ve oluşan bu fosfat tuzları bitkiler tarafından absorbe edilebilirler.Bitkilerin hayvanlar tarafından besin olarak tüketilmesiyle fosfor dolaylı yoldan hayvanlara geçmiş olur.Fosfat,organizma artıkları ile toprağa geçer ya da çözülmeyen bileşikler şeklinde diş,kemik ve kabukların yapısına katılırlar.
Fosfat, kuş ve balıkların kemiklerinde de bulunduğu için, bu hayvanların ölmesi halinde fosilleri kayaçlara gömülebilir.Fosfat bileşiklerini ihtiva eden bu kayaçlar, yeryüzü hareketleriyle parçalanmaya uğrayarak tekrar doğaya karışabilir.Bunun yanında volkanik faaliyetlerle magma tabaasından yeryüzüne ilave olarak fosfat kazandırılabilir.Yine bazı tür bakteriler ortamda bulunan fosfatlı bileşikleri kemosentez reaksiyonlarıyla işleyerek çözünebilen fosfat tuzları (CaHPOve CaSOgibi) haline getirebilirler.
Fosfor döngüsünün temelini,fosforun karalardan denizlere veya denizlerden karalara taşınması oluşturur.Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı,erozyon yoluyla suda çözünmüşhale gelir.Bu inorganik fosfat ,bitkilerce,suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır,organik fosfatlara çevrilir.Beslenme zinciriyle otobur ve etobur hayvanlara aktarılır.Bitki artıkları, hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar,ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir.Böylece yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır.Jeolojik hareketlerdenbaşka,fosforun denizlerden karalara dönüşü,balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur.
KÜKÜRT DÖNGÜSÜ

Kükürt,toprakta ve proteinlerin yapısında bol miktarda bulunur. Fakat bitkiler kükürdü sülfatlara çevrildikten sonra kullanabilirler. Kükürt içeren proteinler,önce topraktaki çeşitli organizmalar aracılığıyla kendilerini oluşturan aminoasitlere parçalanır,ardından aminoasitlerdeki kükürt başka bir dizi toprak mikroorganizması yardımıyla hidrojen sülfüre dönüşür.Hidrojen sülfür oksijenli ortamda,kükürt bakterileri aracılığıyla önce kükürde sonra sülfata çevrilir;sülfatlar da başka bakteriler tarafından yeniden hidrojen sülfüre dönüşür.Eğer bitki veya hayvan ölürse,yapılarındaki proteinin parçalanmasıyla kükürt H S şeklinde açığa çıkar.H S kükürt bakterileri tarafından önce S O‘ye daha sonra da Oiyonuna dönüştürülür.SO iyonları,bazen doğada serbest olarak reaksiyona girerek sülfatlı bileşikleri de verebilirler.Organizmalar tarafından alındığı takdirde kükürt içeren iki aminoasit olan Sistein ve Metionin’nin yapısına katılırlar.

MADDE DÖNGÜLERİNİN YARARLARI
Tüm canlılar dünyanın yüzeyinde ya da yüzeye çok yakın ince bir toprak katmanında yaşarlar ve güneş enerjisinin dışındaki gerekse-nimlerini bu katmanın içerdiği kaynaklardan karşılarlar. Eğer yaşa-mın sürmesi için gerekli olan su,oksijen ve diğer maddeler sadece bir kez kullanılmış olsaydı hepsi şimdiye kadar tükenmiş olurdu.
Doğanın tüm işlevlerinin çevrimler halinde düzenlenmiş olması bu işlevlerin sonsuza dek yinelenmesini sağlamaktadır.Hava,su,toprak,bitkiler ve hayvanlar arasında sürekli bir alışveriş olması yeryüzünün tüm zenginliklerinin tekrar tekrar kullanılabilmesine ve böylelikle yaşamın sürmesine olanak verir.
Su Döngüsü :

Dünya üzerinde su döngüsü olmasaydı canlıların yaşama olanakları ortadan kalkardı.Örneğin;dünya üzerine ortalama olarak yılda 1000 mm yağış düşmektedir.Eğer su döngüsü olmasaydı bu miktar sadece 24 mm olacaktı.Çünkü havada buhar halinde tutulan su ancak 24 mm yağış verebilecek miktardadır.Bu nedenle ancak su döngüsüyle bir su damlacığının buharlaşması ve yağış halinde yer yüzüne düşmesi olayı yılda 40-42 kez tekrarlanarak yıllık ortalama 1000 mm yağış meydana getirebilmektedir.

Karbon ve Oksijen Döngüsü :
Bir dönümlük şeker kamışı her yıl atmosfer tabakasından 20 ton kadar karbondioksit kullanılır.Bitki ve hayvan enerji elde etmek için organik maddeleri yıkar.Karbondioksit ve suya kadar parçalanır.Hücre solunumu denen bu olay sonucunda oluşan karbondioksit tekrar atmosfer tabakasına verilir. Bu örneğin tersine bir şekilde olsaydı yani karbon devri gerçekleşmeseydi oluşabilecek en önemli olumsuz sonuç atmosferdeki oksijen ve karbondioksit dengesinin bozulması olurdu. Oksijen miktarı kısa bir süre içerisinde tükenirdi. Çünkü canlıların tükettiği oksijen,bitkiler tarafından sağlanama- yacaktı.Yine buna bağlı olarak atmosferdeki karbondioksit gazı fazlalığından canlıların sonu gelirdi.

Azot Döngüsü:

Tüm canlıların büyümek için gerekli olan proteinleri üretebilmek üzere azota(nitrojen) gereksinimleri vardır.Azot oldukça karmaşık bir yoldan sağlanır.Soluduğumuz havanın yaklaşık olarak % 78 ini oluşturmasına karşın canlılar tarafından gaz biçimiyle kullanılamayan azotun önce nitritlere daha sonra da nitratlara dönüşmesi gereklidir.Eğer azot döngüsü tamamlanmasıydı;nitrit, nitrat ve azot üretilemez birbirlerine çevrilemezdi.Dolayısı ile azot içeren bitkiler olmazdı buna bağlı olarak da protein sentezlenemezdi ve canlılar protein ihtiyacını karşılayamazlardı.

Kükürt Döngüsü:

Kükürt de azot,karbon ve diğer elementler gibi yaşam için gerekli olan elementler arasındadır.Bitkiler kükürdü SOşeklinde topraktan absorbe ederek H S ‘e çevirirler.Daha sonra kükürdü de proteinlerin yapıtaşı olan aminoasitlerin sentezinde kullanırlar.Eğer kükürt döngüsü olmasaydı canlılar için gerekli olan proteinsentezlene- meyecekti.Canlılar yaşamları için gerekli proteinlerden yeteri kadar alamayınca hızla ölmeye başlayacaklardı.

Fosfor Döngüsü:

Fosfat canlıların diş,kemik ve kabuk kısımlarında bulunması gereken bir maddedir ve bu ancak fosfor döngüsü sayesinde çeşitli aşamalardan geçerek; kayaçlardan,deniz kabukları ve kayıp kalıntılardan elde edilir.Eğer fosfor döngüsü gerçekleşmeseydi ya da sözünü ettiğimiz aşamalarda kullanılan P bağlayan bakteriler olmasaydı hayvan ve bitki artıklarındaki protein ve diğer bileşiklerin ayrışması mümkün olmayacaktı.Bu nedenle artıklar sonsuza kadar hiç bozunmaya uğramayacaktı ve doğada sürekli bir madde kaybı meydana gelecekti

1740


Kuran’a Göre Gerçek Akıl Nedir ?

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Ne Nasil / Neden

Kuran’a Göre Gerçek Akıl Nedir

İnsan yaratılmış bir varlıktır. Dolayısıyla insanda görülen akıl müstakil bir güç ve müstakil bir yetenek değildir; ona verilmiştir.
Aklın gerçek sahibi ise insanı yaratan Allah’tır. Allah, asla tükenmeyen, sonsuz ve sınırsız bir aklın sahibidir ve dilediği an dilediği kimseye, imanı ölçüsünde bu nimeti vermektedir.

Kuran’da Akılsızlık Nasıl Tanımlanıyor?

Cahiliye toplumunda akılsız lık deyince ilk akla gelen, zeka geriliği ya da anormallik gibi kavramlardır. Akılca zayıf olan insanların, zihin hastalıkları hastanelerinde bulunan, ağır,
anlaşılmaz konuşmalar yapan, algı bozukluğu çeken ve hatta belki de ilk anda göze çarpan birtakım fiziksel kusurları olan kimseler
oldukları düşünülür. Oysa bu sayılanların, Kuran’da anlatılan gerçek akılsızlıkla hiçbir bağlantısı yoktur. Akıl, bir insanın vicdanını sonuna kadar kullanarak hayatının her
anında Allah’ın en razı olacağı ve Kuran’a en uygun olan tavrı seçmesi ve bunun sonucunda da tüm hayatını kapsayan bir düşünce ve
tavır mükemmelliği kazanmasıdır. Ayrıca aklıyla yeryüzünde bulunuş amacını, kendisini yaratan Allah’ın sonsuz kudretini kavrayabilmesidir.
Bu bilinçten yoksun olan insanlar ise akılsız kimselerdir. İnsanların çoğu, televizyonda seyrettikleri kişilerde, aynı apartmanda oturan komşularında, üniversite mezunu olan bir gençte ya da mevki sahibi bir işadamında böyle bir akıl zayıflığı olabileceğine hiçbir şekilde ihtimal vermezler. Oysa akılsızlık, insanların kendilerine, dünyada ve ahirette en güzel hayat şeklini
bildiren Kuran’a uymak ve güzel bir hayat yaşamak varken, bunun yerine cahiliye sistemini benimsemeleri ve bundan dolayı da
sıkıntılı ve zor bir hayat sürmeleridir. Bu nedenle de insanın çevresindeki pek çok kişide bu akıl zayıflığına rastlaması mümkündür.

Allah, Kuran’da insanların dünya hayatından ve cahiliye sisteminden yana yaptıkları seçimin yanlışlığına dikkat çekmiş ve onları bu
durumu düşünerek akletmeye çağırmıştır:
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En’am Suresi, 32)
Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 10)

İşte Kuran’daki tüm bu hatırlatmalara rağmen dünya ve ahiret hayatının gerçek yüzünü kavramaya yanaşmayan bu kimseler, Kuran’da
bildirildiğine göre akıllarını kullanmayanlardır. Allah akıl erdirmeyen bu kimselerin Allah katındaki konumunu bir ayette şöyle
bildirmiştir: Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir
türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal Suresi, 22)

Kuran’daki tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi akılsızlık, insanları insani fonksiyonlarından uzaklaştırarak onları akletmeyen,
gerçekleri görmeyen ve işitmeyen varlıklar haline getirmektedir.
Aklı örten konulardan başlıcalarına değinmemizdeki amaç da, insanları akılsızlık tehlikesine karşı uyarmaktır. Çünkü aklını
örten bu yanlışlardan kurtulamayan bir insan dünyada ve ahirette büyük kayıplara uğrayacaktır. Allah, akıldan yoksun kalan bu
kişilerin, ahirette iken dünya hayatlarını pişmanlıkla anarak şöyle diyeceklerinden bahsetmiştir: Ve derler ki: “Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu
çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık.” (Mülk Suresi, 10)

Akılsızlığın Getirdiği Kayıplar
Akılsızlığın sebep olduğu en büyük kayıplardan biri, kuşkusuz insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmasıdır. Dinden uzaklaşan
insanlar ise cennetten de uzaklaşır ve sonsuz bir cehennem hayatına sürüklenirler. Akılsızlıkları bu insanlara doğru olanı yanlış, yanlış olanı da doğru gösterir; bu nedenle dünyadaki hayatı gerçek hayat zanneder ve asıl olan ahiret hayatını uzak görürler. Burada bulundukları süre boyunca Allah’ın rızasını ve cennetini
kazanabilmek için çaba harcamaz ve cehennem azabının kendilerine de dokunabileceğini hiç hesaba katmazlar. Ahirette bu gerçeklerle
karşılaştıklarında ise “keşke akıl etmiş olsaydık” diyerek pişmanlıklarını dile getirir ve akılsızlığın kendilerini nasıl büyük bir kayba soktuğunu itiraf ederler. Kuran’da onların bu pişmanlığına
şöyle yer verilmiştir: O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar,
ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: “Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim.” (Fecr Suresi, 23-24)

Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: “Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin
ayetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık.” (En’am Suresi, 27)

Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuç ise şudur; akılsızlık insanı cehenneme sürükleyen büyük bir beladır. Cehennem ise ölüp
kurtulmanın dahi mümkün olmadığı sonsuz bir azap ortamıdır. Bu gerçek, hiçbir insanın “bundan bana birşey olmaz” diyemeyeceği kadar kesin ve bir o kadar da dayanılmazdır. Kuran’da cehennemdeki
insanların kemiklerini çatırdatan acı dolu çığlıklardan, yandıkça tekrar tekrar değiştirilen derilerden, susadıkça içmek için kan ve
irin karışımından başka birşey bulamayan inkarcılardan çok detaylı olarak bahsedilmiştir.

Bunun yanında aklını kullanmayan bir insanın mahrum kalacağı cennet nimetlerini de şimdiden düşünmesi gerekir. Akılsız insanlar cehennem
ile karşılaşmadan önce cennetin güzelliğinin de şuuruna varmış ve akıllı insanların cennetle müjdelendiklerinde yaşadıkları sevinci
görmüş olacaklardır. Altından ırmaklar akan yüksek köşklerde, mücevherler içinde, tahtlar üzerinde zevk süren müminlerin durumunu
bilmek de ahirette akılsız insanların kalbinde derin bir acı ve pişmanlık oluşturacaktır.
Bunlar, akılsızlığın ahirette getirdiği kayıplardır. Ancak ,akılsızlıkları sebebiyle dinden uzaklaşan insanlar, ahireti terk edip dünya nimetlerini yaşamaya çalışırken, burada da istedikleri
gibi bir ortama sahip olamazlar. Yaşamları boyunca maddi manevi pek
çok kayba uğrarlar. Öncelikle Allah’a ve kadere teslim olamamanın getirdiği tevekkülsüzlük ve bundan kaynaklanan huzursuzluk içinde
yaşarlar. Sürekli geleceğe yönelik korkular, sahip olduklarını
kaybetme, yoksul düşme endişesi, sevdikleri insanlardan uzak kalma,
insanlar karşısında küçük düşme gibi tedirginlikler içinde hayatlarını sürdürürler.

Kuran ahlakını yaşamadıkları için hiç kimseyle gerçek anlamda dost olamaz; gerçek sevginin, saygının, sadakatin ve diğer güzel ahlak
özelliklerinin güzelliğini kavrayamazlar. Kuran’a göre bir yaşam sürmedikleri için dinden uzak cahiliye sisteminin zorlukları içinde
yaşarlar. Hayatlarında sürekli pişmanlık hakimdir; bir gün ya da bir saat önce yaptıklarından dahi sürekli olarak yakınıp, pişmanlıklarını dile getirirler.
Akıllarını kullanmadıkları için güzel ve hikmetli konuşamazlar. Saatlerce konuşup bir işin içinden çıkamaz, seri tedbirler alamaz ve akılcı çözümler getiremezler. İnsanlardaki güzellikleri ve
incelikleri göremez ve bunları güzel bir üslupla dile getiremezler. Sanat ve estetikten ince bir zevk alamaz, akılcı yenilikler üretemezler. Yaşadıkları klasik kalıplardan, alışkanlıklardan
vazgeçemez, kendilerini yenileyip eliştiremezler.

Akılsız insanların durumunu Kuran’da verilen şu örnekle açıklayabiliriz:
Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu
hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)

Kuşkusuz bu örnek akılsız bir insanın içerisinde bulunduğu durumu ifade etmektedir. Zira akılsız kişi, ayette belirtildiği gibi, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve kendine bir faydası olmadığı gibi,
çevresine de yük olan bir insandır. Bu nedenle söz konusu kişi, hayatı boyunca hep kayıp içerisinde yaşamak zorunda kalır. Allah
akılsız insanların durumunu bir ayetinde şöyle haber vermiştir: Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur.
O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)

Akılsız insanlar aynı zamanda akılsız toplumlar oluştururlar. Akılsız toplumlarda ise dinden uzak olmanın getirdiği kargaşa,
zulüm, adaletsizlik, kin, şiddet, hoşgörüsüzlük, kısacası her türlü olumsuzluğun birarada bulunduğu bir ortam meydana gelir. İnsanlar
akılsızlıkları nedeniyle Allah’ın kudretini takdir edemez ve bundan dolayı Allah’tan korkmazlar. Allah’tan kormayan insanların oluşturduğu toplumlarda da her türlü suç işlenebilir. İnsanlar
rahatlıkla başka kişileri öldürebilir, haklarına tecavüz edebilir, hırsızlık, dolandırıcılık gibi suçlara yönelebilirler. İçlerinde merhamet ve şefkat hisleri köreldiği için her türlü caniliği
yapabilirler.
İşte bunlar da akılsızlığın insanlara dünyada getirdiği zararların kısa bir özetidir. Bu nedenle akılsızlık, bir insanın önemsemeyeceği
ve razı olabileceği bir durum değildir. Her insan aklı örten engelleri düşünmeli, bunlardan sıyrılmak için elinden gelen tüm
gayreti sarf etmeli ve aklın dünyada ve ahirette kazandıracağı nimetlerin güzelliğini yaşamalıdır.

158


Mani ve Ninni nedir - Anlatmaya Bağlı Edebi metinler

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

Mâni

Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaygın olanlarından biri de ‘Mâni’dir. Düğünlerde, kadın topluluklarında, iş yerlerinde, tarlalarda vb. söylenen mâni umumiyetle hece vezninin 7 veya 8’lisi ile meydana getirilen 4 mısralık manzumelerdir. 4 mısradan az veya çok mısralarla ve hecelerle söylenen mâniler de vardır. Bunlar karşılıklı mâni atışmalarında, “karşı-beri” adı verilen türkülerde, Kuzey Bulgaristan’la Romanya’da yaşayan Gagauz Türkleri’nin eserlerinde dikkati çekmektedir.

Mânilerde birinci, ikinci ve dördüncü mısralar kafiyelenir: (a a b a) Bâzı saz ve tekke şairlerinin eserlerinde, meselâ ilâhi, destan ve koşmaların ilk dörtlüklerinde görüldüğü gibi (a b c d), (a a a b) şeklinde kafiyelendirilen mânilere rastlanır. Bu mânilere ‘düz mâni’ adı verilir.

Her türlü hayat hâdiseleri arasında, aşk, gurbet, kıskançlık, hasret, kırgınlık, tabiat vb. temleri işleyen mânilerde ilk iki mısra bir bakıma duygu, düşünce ve hayâlin girişini teşkil eder. Dinleyenin veya okuyanın dikkat ve ilgisini çekmeye yarayan bu iki mısrâdan sonra üçüncü ve hususiyle dördüncü mısrâ asıl konuyu vermeye çalışır; nâdir olarak dört mısraın bütün bir duygu, fikir ve hayâlin işlediği görülür.

Mânilerin ikinci bir şekli ‘kesik mâni’ veya ‘cinaslı mâni’ adını almaktadır. Mısrâ sayısı ile kafiye düzeni az-çok değişiklik gösteren cinaslı mâniler, umumiyetle ses, tekerleme, mânâ ve cinas hususiyeti gösteren bir kelime grubu halindeki eksik mısra ile başlar; daha çok bu biçimdeki mânilere Azerbaycan Türkleri Bayati, Güney ve Doğu Anadolu bölgelerimizi de Irak Türkleri (Kerkük) ‘hoyrat’ adını vermektedir.

Kültür ve medeniyet tabakalarımızın maddi ve mânevî malzemesini aksettiren mâniler tabiî olarak bestesiz veya âşıklar tarafından hususî makamlarla söylenmektedirler.

Ferdî eser olarak da bilhassa Irak Türkleri arasında görülen ve konularına göre araştırıcılar tarafından muhtelif şekillerde tasnif edilen mânilerin ilk kaynağı hiç şüphesiz halkın hâfızasıdır. Cönkler, mecmûalar, sözlükler, divânlar, halk hikâyeleri, ramazan nâmeler, mektuplar, bekçi destanları vb. eserler mânilerin yazılı kaynağını teşkil ederler.*

Ateş yanar olur kor

ş görünce hayra yor

Sevda çekmek nasılmış

Sen onu çekene sor

 

 

 

(2) Çukurova uşağı

İpek bağlar kuşağı

Onu bunu dinlemez

Çeker vurur bıçağı

 

(3) Dere dere giderim

Mor koyun güderim

Sultan benim olursa

Yaylalara giderim

 

(4) İndim nane biçmeye

Eğildim su içmeye

Ben de senden öğrendim

Böyle dalga geçmeyi

 

(5) Karınca toplar darı

Bal yapar durmaz arı

Sen de bunlara bakıp

İbret alsana bari

 

(6) Karyolada yatıyor

Yorgan göbek atıyor

Çok yaklaşma sevgilim

Bıyıkların batıyor

 

(7) Kızın adı Melek’tir

Elbisesi yelektir

Yakası açık gezmek

Sevdalıyım demektir

 

 

 

(8) Maydanoz demet demet

Yarimin adı Memet

Memet benim olursa

Ne karışır hükümet

 

(9) Mektup yazdım karadan

Dağlar kalksın aradan

Şu benim sevdiğimi

Kavuştursun Yaradan

 

(10) Yayla gülü nedendir

Çiçeği kendindendir

Hep benim çektiklerim

Yârimin derdindendir

 

2.1.4. Ninni

Ninniler, annelerin süt emen çocuklarını uyutmak için ezgi ile söyledikleri manzum veya mensur sözlerdir. Batı Türkçe’sinde bu kelimeye bağlı olarak ‘Neni çalmak, ninni söylemek’ ve ‘uyku getirmek’ deyimleri doğmuştur. Ninniye Kâşgarlı Mahmud ‘balu-balu’, Azeri Türkleri ‘laylay’, Kerküklüler ‘leyley’, Türkmenler ‘hûdi: Allah de’, Özbekler ‘elle’, Kazanlılar ise ‘bişik cırı: beşik türküsü’ adını vermektedirler.

Umumiyetle ilk söyleyicilerini tespit edemediğimiz ninnileri, anneden sonra, büyük anne, hala, teyze, abla gibi ailenin diğer şahısları da zaruret hâsıl oldukça terennüm ederler.

Ninni, çocuk emzirilip kundaklandıktan sonra, salıncakta, beşikte veya kucakta sallanıp uyutulmaya çalışılırken tizden pese doğru söyleyen bir ezgidir; çocuğun ağlamasının durması veya uyuması ile nihayet bulur. Muhtelif türkü, mâni, ilâhi, destan ezgilerinin yardımı veya irticâlen meydana getirilen ölçücü, ölçüsüz söz ve tekerlemelerle çocuğu oyalayan ninniler, hece vezni ve sâde bir dille söylenirler. Umumiyetle dört mısralık bir bütün teşkil eden ninnilerin sonu bir bakıma nakarat gösteren ‘ninni yavrum ninni’, ‘uyusunda büyüsün ninni’, ‘e, e, e, ey’ vb. sözlerle biter.

Ninnilerin konusunu çocuk teşkil eder. Sağlıklı doğmadan gelen sevinç, fizik güzellik, soy-sop, iyi huy, sünnet, öğrenim, nişan, gelin olma, evlenme gibi geleceğe ait dilekler; yalnızlık, gurbette kalan baba, koruyucu melekler, velîler, Hızır vb. madde, tem, motif ve merâsimler ninnilerin muhtevâsında belli başlı unsurlardır.

Köy ve şehir hayatımızda canlı olarak yaşayan -arada bir erkeklerin de söylediği- ninniler maddî ve mânevî kültür mirasımızı sinesinde muhâfaza eden lirik mahsullerdir.*

Evlerinin önü arpa

Kırat gelir dırpa dırpa

Benim yavrum hastalanmış

Kuru yerde yata yata

 

Yavrum ninni, gülüm ninni

Yavrum ninni, gülüm ninni

 

Evlerine varayım mı

Kimi gördüm sorayım mı

Benim yavrum hastalanmış

Nereden hekim bulayım

Gülüm ninni, yavrum ninni

Gülüm ninni, yavrum ninni

HATİCE KÜÇÜK

731


17.Yüzyılda Osmanlı Devletinde Çıkan İç Karışıklıklar nelerdir?

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

 

1.İÇ ÇALKANTILAR VE İSYANLAR

 

Osmanlı Devleti,kuruluşundan itibaren çetin mücadeleler içinde yaşamak mecburiyetinde kalmıştır.Bir taraftan Bizans ve Balkanlardaki devletlerle mücadele ederken,diğer taraftan çeşitli Türk beylikleri ile uğraşmıştır.Doğudan ve batıdan rahatsız edilmiştir.Türk ve İslam dünyasını Hristiyan ittifaklarına karşı korurken,kardeş devletlerle de uğraşmak zorunda kalmıştır.

Bütün bunlara rağmen,Osmanlılar,İslam dünyasının lideri olan büyük bir”cihan devleti”ni ortaya çıkarmıştır.İçte ve dışta huzuru sağlamış,bir huzur ve güven ortamı meydana getirmiştir.Askeri başarılarının yanı sıra siyasi,ekonomik ve kültürel gelişmeler sağlamıştır.Türk-İslam kültürünün zirvesi olan bir Osmanlı Medeniyeti meydana getirmiştir.

Yüzyıllarca süren üstün başarılarına rağmen,yüklendiği çetin görevin ve aleyhinde oluşan ittifakların yükü,devlete ağır gelmeye başlamıştır.Askeri harcamalar çok yükselmiştir.Ticari yolların değişmesi Osmanlı Devleti maliyesini olumsuz yönde etkiledi.Siyasi ve askeri meselelerle uğraşan devlet,dünyada meydana gelen ilmi ve teknolojik gelişmeleri görememiş,gördüklerini de uygulayamamıştır.

Osmanlı Devleti kurulduğu tarihten 17. yüzyıla kadar sürekli ilerleme ve gelişme içinde olmuştur.Çok geniş sınırlara ulaşan devlet 16. yüzyılın ikinci yarısında bir takım iç meselelerle karşı karşıya gelmiştir.Batıda Avusturya,doğuda İran ile yapılan savaşlar,Osmanlı Devleti’ni bunalımlı bir döneme sokmuştur.

İsyanların Sebepleri ve Özellikleri

Bu dönemde çıkan isyanlar,yönetimin,ordunun ve maliyenin bozulmasıyla ilgilidir.

Yönetimde merkezi otoritesinin zayıflaması üzerine eyaletlerde ve taşra teşkilatında kendi başına hareket eden kişiler ortaya çıktı.unlar,halk üzerinde baskı kurmaya ve merkezin emirlerini dinlememeye başladılar.Diğer yandan,uzun süren savaşlar sebebiyle askerden kaçanlar eşkıya olarak dağlara çıkıyor ve iç güvenliği tehdit ediyorlardı.Savaş ortamında doğan ekonomik kriz de huzursuzlukların kaynağı oldu.Maliyenin zayıflaması ile paranın ayarı düşürüldü.Paranın alım gücünün azalması ve yeni vergiler,üretimin düşmesine neden oldu.Buna rağmen çiftçi,esnaf ve tüccar üzerinde vergi yükü daha da arttı.Devlete olan güven sarsıldı.Bu fırsattan istifade eden kişilerinde teşvikiyle de iç karışıklıklar çıktı.Bu karışıklıkları çıkaranlar,gerçekleşen olumsuz gelişmelerden dolayı,yer yer halk tarafında desteklenmiştir.

Ayrıca,iç isyanların sebepleri şöyle sıralanabilir:

-Bu dönem padişahların yetersiz kişiler olmaları.

-Devlet memurlarının seçimlerde yeterliliğine bakılmayarak,rüşvet ve iltimasın rol oynaması.

-Tımar sisteminin bozulması ve buna bağlı olarak tarım ve hayvancılığın gerilemesi.

-Uzun süren savaşların,güvenliğin bozulmasına ve bunun,çiftçinin toprağını terk etmesine sebep olmasına.

-Halkın her türlü propagandaya kolayca inanması.

-Devşirmelerin her türlü imkana sahip olmalarına karşılık,Türklerin maddi imkansızlıklar içinde olmaları.

Yukarıda belirtilen sebepler insanları isyan etmeye yöneltmiştir.

İstanbul İsyanları

İstanbul’daki isyanlar çoğu defa yeniçeriler ve sipahiler tarafından çıkarılmıştır.Bunlar,genellikle maaşların yetersizliği ve zamanında ödenmemesi bahane ediyorlardı.Ayrıca,yeniçeriler bazı devlet adamlarının kendi çıkarları için kışkırtılıyordu.Bu durum,devlet içerisinde huzursuzluk yaratıyor,anarşinin ortaya sıkmasına sebep oluyordu.Kanlı olan bu isyanlar devlet ileri gelenlerinin hayatına mal olduğu gibi padişahların tahttan indirilmesine hatta öldürülmesine kadar gidebiliyordu.

 

İstanbul isyanları arasında en tehlikeli olanları III.Murat,Genç Osman,IV.Murat,IV.Mehmet dönemlerinde meydana gelenlerdir.

III.Murat zamanındaki isyanın en önemli sebebi,akçenin değerinin düşürülerek yeniçerilere ulufe ödenmesiydi. İsyancılar,saraya yürüyerek bu işlerden sorumlu gördükleri defterdarların katlini istemişlerdir.Çaresiz kalan yönetim,askerlerin istediğini yerine getirdi.Bu durum askerleri daha da cesaretlendirmiş ve arkası gelmeyen yeni isyanlara sevk etmiştir.

Genç Osman,Hotin seferlerinde yetersizliğini gördüğü Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak yerine yeni bir ordu kurulmasını planlıyordu.Padişahın bu planını öğrenen yeniçeriler ayaklandılar.Bir çok devlet adamını ve padişahı öldürdüler(1622).II.Osman,isyancılar tarafından öldürülen ilk padişahtır.Yeniçeriler bu olaylardan sonra devlet içinde ki güçlerini arttırmışlardır.

Yeniçeriler ve sipahiler IV.Murat’ın tahta geçtiği ilk yıllardan itibaren mesele çıkarmaya başladılar.Yeniçerilerin ayaklanması sonucu sadrazam öldürüldü.Bu olaydan etkilenen IV.Murat,devlet otoritesini kurtarmak için çalıştı.Sert tedbirler alarak düzeni ve güvenliği yeniden sağladı.

 

İstanbul’daki diğer bir isyan da IV.Mehmet zamanında patlak vermiştir.Harem ağalarının devlet işlerine karıştığını ve ulufelerin zamanın da ödenmediğini ileri sürerek yeniçeriler ayaklandı.Sorumlu gördükleri birçok devlet adamını idam ettirdiler.Öldürülen bu kişiler,Sultan Ahmet Meydanı’ndaki bir çınar ağacına asıldı.Bundan dolayı bu olaya Vak’a-i Vakvakiye denilmektedir(1656).

Taşra İsyanları

I.Celali İsyanı

Ülkedeki ekonomik sistemin bozulmaya başlaması,taşra isyanlarının temel sebebidir.Devlet yönetiminde meydana gelen otorite boşluğu da genişlemesine sebep teşkil etmiştir.Ayrıca,Avusturya ve İran ile yapılan savaşlar isyanların yayılmasına etken olmuştur.XVII.yüzyıl boyunca devam eden bu dönem isyanlarına Celali İsyanları adının verilmesi;Yavuz Sultan Selim döneminde Bozok (Yozgat) bölgesinde Celal isimli birisinin ilk defa isyan etmesinden kaynaklanmaktadır.Anadolu’da patlak veren Celali isyanlarından bazıları Karayazıcı,Canpulatoğlu, Kalenderoğlu,Katırcıoğlu,Gürcü,Nebi gibi kişilerin çıkardığı isyanlardır.

Bunlardan,Karayazıcı,Haçova Savaşı’ndan kaçmış ve ocaktan kaydı silinmişti.Urfa taraflarında isyan eden Karayazıcı,etrafına,hükümete kırgın olan devlet adamlarını ve asker kaçaklarını topladı.Kuvvetlerin mevcudu kısa zamanda otuz bin kişiye ulaştı.Sokulluzade Hasan Paşa’ya yenilen Karayazıcı,Samsun’a kaçtı ve Canik dağlarında girdiği çatışmada öldü.Kardeşi Deli Hasan,isyana devam etti.Devleti uzun süre uğraştıran Deli Hasan affedildi.Daha sonra Bosna valiliğine getirildi.Burada da rahat durmayan Deli Hasan sonunda idam edildi.

I.Ahmet zamanında,Celali İsyanları iyice yaygınlaşıp tehlikeli olmaya başladı.İsyancılar,Anadolu’nun büyük bir kısmını ele geçirdiler.1606 da Avusturya savaşının sona ermesi üzerine,Sadrazam Kuyucu Mehmet Paşa ve Kanije kahramanı Tiryaki Hasan Paşa isyancıların üzerine gönderildiler.Önce Canpolatoğlu,daha sonra da Kalenderoğlu isyanları bastırıldı.Bunlardan Kalenderoğlu,adamları ile birlikte İran’a sığındı.Anadolu da çok sayıda Celali’nin öldürülmesi üzerine devlet otoritesi yeniden sağlandı.

I.Mustafa zamanında,Erzurum beylerbeyi olan Abaza Mehmet Paşa,II.Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesini bahane ederek isyan etti.Abaza Mehmet Paşa,eline geçirdiği yeniçerileri öldürttü.Sonunda Hüsrev Paşa’ya yenilerek,onunla birlikte İstanbul’a geldi.İsyan nedenini ve macerasını IV.Murat’a anlattı.Padişah tarafından affedildi ve Bosna valiliğine tahin oldu.

 

II.Diğer İsyanlar (Eyalet İsyanları)

XVII.yüzyılda merkezi yönetimin zayıflaması sonucu Eflak,Boğdan ve Erdel’de çıkan isyanlar güçlükle bastırılabildi.Bu isyanların bastırılması,Osmanlı Devletini zaman zaman Avrupa devletleriyle karşı karşıya getirdi.Osmanlı Devletinin uzak eyaletlerinden biri olan Yemen,isyanların en çok görüldüğü yerlerden biriydi.İstanbul’dan tayin olan yöneticilerin bölgede kontrolü sağlayamamaları sebebiyle Yemen,1598-1635yılları arasında mahalli idarecilerin elinde kaldı.Bağdat’ta Subaşı Bekir’in çıkardığı isyan,IV.Murat döneminde Bağdat seferi ile son buldu.Bağdat beylerbeyi Hüseyin Paşa tarafından bastırıldı(1655).

XVII.yüzyılda diğer bir önemli isyan da Kırım’da çıktı.1608’de Kırım Hanı Gazi Giray’ın ölümü üzerine oğlu Toktamış,İstanbul’dan gelecek fermanı beklemeden kendini han ilan ettirdi.Bu durum İstanbul’da iyi karşılanmadı.Kırım Hanlığı’na Selamet Giray tayin edildi.Bu olay Kırım’da karışıklıklara sebep oldu.Kırım’daki karışıklıklar,Canbey Giray’ın Kırım hanı olmasına kadar devam etti.

İsyanların Sonuçları

Yeniçerilerin isyankar tavırları Fatih Sultan Mehmet zamanında başlar.Ulufe konusuna dayanan yeniçeri hareketleri,zaman zaman siyasi mahiyet kazanmıştır.İstanbul isyanlarında devletin otoritesi ağır bir sarsıntı geçirmiştir.İsyanlar sebebiyle devletin üst dereceli memurlarında psikolojik çöküntü doğmuştur. Yüksek dereceli memurların eli silahlı ve güçlü çapulcu ordusuna karşı yapabilecekleri bir şey yoktur.Bu gelişmeler sonucunda Osmanlı Devletinin merkezi otoritesi çöktü;inanırlığı ve güvenirliğini kaybetti.

Celali İsyanları’nın kaynağı büyük ölçüde,vergi yükünden yılıp köyünü,çiftini çubuğunu terk eden(çift bozan) insanlar oluşturuyordu.Kadıların,taşradaki yöneticilerinin usulsüz,kanuna aykırı iş yapmaları,fazla para(veya mal) toplamaları,hatta rüşvet almaları,bu isyanların psikolojik temelini meydana getirmiştir.Celali ve Eyalet isyanları bastırıldı.Fakat,ne çift bozan ne kanunsuzluk ve nede rüşvet eksildi.Bunun yanında,kuyucu Murat Paşa’nın isyanları bastırmak için,suçlu suçsuz önüne gelen insanı,çoluk çocuk demeden öldürtmesi derin yaraların açılmasına sebep oldu.

Ticaret sanayi,ziraat kısacası üretim,huzur ve güven ortamını sever.İsyanlar sebebiyle ne İstanbul’da ne de Anadolu’da huzur kaldı.Tarım arazileri isyanlar ve bastırma çabaları sonunda tahrip oldu.Halk daha da yoksullaştı.Dolayısıyla devletin gelirleri de azaldı.Halkının refahını,güvenliğini ve huzurunu sağlayamayan devlete güven kalmadı.

1259


Ağıt nedir ?

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Ne Nasil / Neden

İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, isyanlarını, tâlihsizliklerini düzenli düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türkülere Batı Türkçesi’nde umumiyetle “ağıt” adı verilir. Ağıt söyleyen kişi için “ağıtçı” sözü yaygınlaşmış ve “ağıt yaymak” deyimi türemiştir.

İslamiyet’ten önceki devirlerde “sagu” deyimi ile karşılanan ve hiç şüphesiz “sığıtmak: ağlamak” fiilinden türemiş ağıta bugün Azerbaycan’da “ağı”, Kerkük Türklerinde “sazlamağ” ve Türkmence’de “ağı” yanında “tavs”, “tavşa” adları verilmektedir.

En az Hun Türkleri’nden itibaren ölü gömme ve yug törenlerine bağlı olarak ananesi zamanımıza kadar gelen ağıtlar bir bakıma ölen için söylenmiş medhiye demektir. Ancak zamanla cihânın fâniliği, ömrün kısalığı, ihânet, sadâkatsizlik, gençliğin geçişi, feleğin sitemleri, ayrılık gibi hâl, durum ve tasavvurlar ağıtın mânâ ve mâhiyetini genişletmiş oldu. Bu bakımdan “ağıt”ı Fransızların “elegie” deyiminin hudutları içinde şekilden ziyade mûhteva olarak düşünmek lâzımdır.

Ağıtlar, bâzı muhitlerde belli âdet, anane şekil ve usuller içinde söylenmektedir. Meselâ Kazak Türklerinde baş sağlığına gelenlere evin sâhibesi kızı veya gelini “Köris” adı verilen ağıtı hususi bir makamla okurlar. Adana’da ağıtçı, “ölü dehşeti” adı verilen evvelce söylenmiş ağıtların hâfızasında kalan bazı parçalarını söylemekle ağıtına başlar. Bu sözler ölünün niteliklerini belirleyici duygu ve düşünceye girebilmek için bir bakıma prolog olarak kullanılmaktadır.

Binboğa Dağları’ndaki Türkmen aşiretlerinde ise ağıtçı, ölünün ortaya konulmuş çamaşırlarını birer birer eline almak suretiyle ağıtını terennüm eder ve çevresine toplanmış kadınların ağlamasını temin eder.

Umumiyetle “mâni” ve “koşma” tipi şekiller içinde uzun ve kırık hava adı verilen ezgilerle hece vezni ile söylenen ağıtlarda ölenin ailede ve cemiyette bıraktığı boşluk, birlikte geçen günlerin hatıraları dostluk, iyilik, fazilet, cesâret, düşmanlık, merhamet vb. Temler ifâde edilir. Saz şâirlerinin zaman zaman aruz vezni ile de söyledikleri ve bir kısmı bestesiz olan ağıtlarda türkülerde olduğu gibi müzik birinci planda yer almaktadır. Kadınlar tarafından ücretle veya ücretsiz, irticâlen söylenen ağıtlar, ölenin ruhuna hakaret etmemek, onu methetmek esâsına dayanan lirik eserlerdir.*

 

2.1.2.1. Ömer’in Ağıdı

Özlüce köyünden Durmuş Ağa adında biri oğlu Ömer’le Çukurova’ya çalışmaya giderler. Pamuk tarlasında çapa yapar, pamuk toplar ve evin istihkâkını temine çalışırlar.

Ömer nişanlı imiş. Çukurova’da sıtmaya yakalanıp ölür. Ağıt onun içindir.

Yoruldum yola oturdum

Felek vurdu ben götürdüm

Soyka pantol, soyka ceket

Hatçeye hediye getirdim

Geriye dönüşünde çocuğun elbiselerini de beraberinde getiriyor.

Bizim yayla toplak toplak

Kaş kara da gözler aplak

Ömer Beyimi aldı da

Gönendi mi kara toprak

 

Şıvara oldum şıvara

İçmezdim içtim sigara

Ömer oğlum can verirken

Kolunu vurmuş duvara

 

Er yürüyen göç evleri

Aştı tepeyi Kiraz’ı

Ne ben aldım ne de kendi

Elin aldığı murazı

 

Kuru çayın seli çöker

O da boz bulanık akar

Kalma orda Ömer oğlum

Gözlerine mucuk çöker

YILMAZ GÖKSAL

190