3 saatlik gençlik kabusu
Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli”, 2004’te ÖSS’ye giren altı gencin bir yıllık dönemine odaklanıyor
“O süreçte yaşadıklarıma değil ama o zamandan bana kalanlara yanıyorum.” ‘ÖSS’yle ilgili bir şey söyle’ ricasının cevabıydı bu cümle. “İçine kapanık, dışına saldırgan bir insan oluverdim o dönemde. Bir daha da geçmedi…” Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” isimli uzun metraj belgeselinde, 2004 yılında ÖSS’ye giren iki milyona yakın adaydan altısının, Çiğdem, Derya, Edin, Melis, Mert ve Yunus’un hayatlarına bir yıl boyunca konuk oluyoruz. Onları aile ortamlarında, okullarında, dershanelerinde, ÖSS sürecinin tüm aşamalarını yaşarken ve bu sürecin sonunda vardıkları yerlerde izliyoruz. Böylece yıllardır kimsenin ne araştırmaya ne kameraya almaya niyetlendiği süreç, nihâyet bir projenin kaygısı ve odak noktası oluyor. Üstelik mevcut algıya meydan okurcasına finaline o üç saati koymuyor, galip ya da mağlup, bir rahatlamayla sonlanmıyor. Devam ediyor. O süreç bitmiyor; hayatların içine, gençlerin geleceğine işliyor. Lise yılları bitiyor ama o zamansız, mantıksız, eşitsiz yarışın izleri yer ediyor.
Samimi ve ciddi
Belgesel kelimesinin kimilerine çağrıştırdığı gibi ciddi, sıkıcı, eğitici değil “3 SAAT”. Tersine kurgulanmışçasına akıcı, oradaymışızcasına samimi bir belgesel. Ama o zaman dilimini, üzerine düşünmemek üzere gerilere iten genç yaşlı tüm ÖSS mağdurları için oldukça “sıkıcı” bir deneyim. O kadar ki, film bittiğinde adaylara sarılmak, her şeye rağmen onları alkışlamak, başvuru formlarını yırtmak, neresi işe yaracaksa oranın kapısına dayanıp bağırmak istiyor insan. Tam da Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun hedeflediği gibi. Sektörün her köşesi ile yakından ilgilenirken gençlerin kendilerini unutan devlete inat, tüm gençleri kucaklayası geliyor insanın. Herkes kendi deneyimini unutmak için olanca gücüyle gözlerini yumarsa, bu toplumsal travmanın hiçbir zaman engellenemeyeceğini hatırlatıyor. En önemlisi; savaşları, formülleri, çözeltileri, böcekleri ezberleyebilmek için gezmeyi, koşmayı, sevmeyi, düşünmeyi unutmak zorunda kalan insanların hayatlarını getiriyor gözler önüne. Unutturulmak bir yana, bizzat unutmayı seçtiklerimizi vuruyor yüzümüze. Ve yüksek sesle söylemeye gerek duymadan yönlendiriyor bizi, yüzüne vurulması gereken diğerlerine doğru.
Film ekibinin tümü, bunu yaparken adayların ne denli özeline girildiğinin farkında. “Yeter artık çekmeyin” denen görüntülerin filmde özellikle kullanılması bunun en büyük kanıtı. Öte yandan kullanılan televizyon haberleri ya da “benimki de aynen böyleydi” dedirten öğretmen ve aileler bizi sık sık sarsalıyor; eşlik ettiğimiz maceraların kişisel boyutundan sıyrılıp ne denli geniş çaplı bir fenomenden bahsettiğimize dikkat çekiyor.
İşte bu yüzden “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” sıkıcılıktan uzak, bir o kadar da ciddi bir film. Kamerayı asistanlarına verip çekime gönderecek kadar çoksesli, sözü yaşayan ve yaşatanlara bırakacak kadar otoriterlikten uzak, daha fazla sözün söylenmesine önayak olacak kadar kışkırtıcı bir belgesel. Haziran ayında galası yapılan ve geçtiğimiz hafta Bodrum Film Festivali’nde SİYAD Eleştirmenler Jürisi ödülünü alan film, festivaller ve özel gösterimler aracılığı ile öğrencilere, rehberlik servisi çalışanlarına ve ilgilenen herkese ulaşmaya başladı bile. Ancak yol uzun: ÖSS’nin kendi hayatında bıraktığı izler kadar, sebep olduğu adaletsiz düzenden rahatsız olan herkese ulaşana dek!
LİSYA YAFET: Boğaziçi Üni., Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
106

Yorum Yapin