E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

NIETZSCHE VE POSTMODERNIZM

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

Yavuz Kılıç

 

NIETZSCHE VE POSTMODERNİZM

Felsefi düşünce tarihinde, ortaya koydukları görüşleri nedeniyle haksızlığa uğrayan filozofların sayısı az değildir. Ama, “Marks’ı bir kenara koyarsak, Nietzsche’nin başına gelenlerin bir eşi daha yoktur.” Belki de daha devam edecek olan haksızlıkların en uç noktasını, onun Yahudi düşmanı, Hitler’in hazırlayıcısı olduğu biçimindeki görüşler oluşturur. Bunların yanında, kendi yüzyılını anlamada olduğu kadar, yüzyılımızı, dahası gelecek yüz- yılı öngörmede eşsiz bir filozof olan Nietzsche’nin ortaya koyduğu düşünceler, bilgiler karikatürize edilerek, yazdığı eserlerden bir cümle alınıp, o cümleye sayısız yanlış anlamlar yükleniyor ve böyle yapılmakla da düşünceleri yanlış yerlere götürülüyor. Onun bir nihilist, postmodernist bir filozof olarak görülmesi de bu durumun örneklerinden birisidir.

Düşüncelerinin farklılığı yanında farklı yazma biçimi ile de Nietzsche, ortaya koyduğu görüşlerin farklı ya da yanlış anlaşılmasına elverişli bir fılozoftur. Nietzsche klasik anlamda “sistemci” bir filozof değildir. .Çünkü onun temel araştırma alanı insandır ve insanı anlamaya, yeniden değerlendirmeye çalışır. Nietzsche insanı, yaşayan insanı ve onun problemlerini kendi gözleriyle görmeye, anlamaya çalışır. O, Deccal’i -belki bir de Ahlakın Soykütüğü’nü- saymâzsak hiçbir sorunu belli bir kitapta ele alıp orada bitirmemiştir. Nietzsche’ye yakıştırılan, onunla ilgisi kurulan ilgisizlikler’ in en önemli nedeni de bu olsa gerek. Bu yüzden, Nietzsche’nin düşüncelerini doğru anlamânın bir yolu, onun eserlerini bütünlüğünde okumaktır.Bu yazıda, Nietzsche’ye yakıştırılan sıfatlardan sadece birisi; onun neden bir postmodernist olarak görüldüğü, onu böyle görenlerin neye dayanarak bunu söyledikleri ele alınacaktır.

Nietzsche, farklı gerekçelerle bir postmodernist ya da postmodernizmi hazırlayan en önemli filozof olarak görülmektedir. Örneğin West’e göre Nietzsche Batı postmodern düşüncesinin merkezinde olan birisidir. West Nietzsche’nin kimi düşüncelerine dayanarak onu postmodern bir filozof ya da Amerikan postmodern filozofları (W.V Quine, N. Goodman, W sellers; T. Kuhn ve R. Rorty) üzerinde etkide bulunan bir filozof olarak görüyor. West, Nietzsche’nin pozitivistlerin “sadece olgular vardır” görüşüne karşı “olgular kesin bir biçimde olmayan şeylerdir, sadece yorumlar vardır” ve “dünyanın değeri yorumlarımızda yatar”3 düşüncesini göreceliğin savunulması biçiminde değerlendirir. Nietzsche’nin bu düşüncesini postmodernizmin görelilik düşüncesine dayanak olarak gören West, onun “olgular yoktur” derken, “kendinde olgular yoktur” düşüncesini gözardı ettiği görülür. Nietzsche, olgu adlandırmasının bile bir yorumu, bir anlamlandırmayı gerektiğini düşündüğünden, “kendinde olgular yoktur” demektedir.

Scott ise postmodern dilin başlangıcını Nietzsche’ye dayandırır. Ona göre “kendini aşma”4, “özgür ruhun egemenliği”, “gücü istemenin bilimsel önemi”, “tanrı öldü” gibi ifadeler Nietzsche’nin düşüncesindeki baskın öğelerdir.5 Schott’a göre Nietzsche düşüncelerinde ve tartışmalarında alaycı; ironi içeren bir dil kullanır.6 Nietzsche’nin bu bakımdan postmodernistlerle aynı görülmesinin nedeni postmodernistlerin de “cüretkar ve kışkırtıcı hitap biçimleri, canlı ve merak uyandırıcı bir üslup kullanmayı tercih etmeleridir.” Nietzsche’nin postmodern bir dil kullandığını öne süren bir başka düşünürde Solomon’dur. Solomon Nietzsche’nin “zamana aykırı düşünceler”, “modernliğe saldırı”, “iyinin kötünün ötesinde”, “geleceğin felsefesini açış” gibi ifadelerini “postmodern fenomenler” olarak görür ve Nietzsche’yi “postmodernliğin peygamberi ve ilk gerçek postmodernist” olarak gösterir. Nietzsche’nin postmodernizme etkisinin,9 onun “yanılmanın rolü ve hakikatin illüzyonu” hakkındaki düşünceleri olduğunu belirten Babich’e göre de Nietzsche’nin perspektivizmi “mutlak bir iddia” olarak “perspektiflerin çokluğu” anlamına gelir.l Ona göre Nietzsche’nin perspektivizminin somutlaştığı düşünce, onun “yorum vardır” ifadesidir. Babich gibi Crawford da Nietzsche’nin “hakikat yoktur” ifadesini ve perspektivizmi savunmasını temele alarak (ama Nietzsche, tek tek şeylerle ilgisinde hakikatin olduğunu kabul etmese, kendisinin konuştukları boşuna olmaz mı? diye hemen burada sorulabilir), Nietzsche’nin postmodernizmin öncüsü olduğunu öne sürer.; Aşağıda vurgulanacağı gibi, Nietzsche’nin “hakikat” ve “perspektivizm” hakkındaki görüşünün, hakikat ve perspektifin neye ilişkin olduğu ortaya konulduğunda, bu düşünürlerin Nietzsche’nin görüşünü bağlamından kopararak ele aldıkları görülebilir.

Hem Nietzsche’nin hem de postmodernistlerin perspektivizmi savunduğunu öne süren ve bu bakımdan Nietzsche’yi postmodernizmin öncüsü sayan bir başka düşünür de Hinggins’dir. Ancak, Hinggins’e göre Nietzsche ile postmodernlerin amacı farklıdır: O, Nietzsche’nin birincil amacının “zengin ve anlamlı öznel deneyimin olanaklılığını göstermek” olduğu düşüncesindedir. Nietzsche’yi postmodernizmin çok erken bir sözcüsü olarak gören Silvernan’a göre ise gerek Nietzsche gerekse postmodernler “modern”i eleştiriyor olsalar da, “modern”in ne olduğu, “modern” olarak adlandırılan düşüncenin ne olduğu konusunda bir belirsizlik vardır:

Yukarıda söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi, Nietzsche’nin postmodernist ya da postmodernizmin öncüsü bir filozof olarak görülmesinin farklı nedenleri vardır. Ancak burada sadece Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduğu düşüncesine dayanak yapılan “hâkikat” ve “perspektivizm”den Nietzsche’nin ne anladığına, bu görüşlerin bir göreceliliğe götürüp götürmediğine bakılacaktır.

Ancak, bundan önce “modern” ve “postmodern”den ve bu sözcüklerden türetilen “modernlik”, “modernizm” ile “postmodernlik” ve “postmodernizm”den ne anlaşıldığına kısaca bakmak yararlı olabilir. Çünkü; hem Nietzsche’nin hem de postmodernistlerin “modern”i ya da “modernizm”i eleştirdiği, her iki tarafın da aynı işi yaptığı düşünülmektedir. Bu bakımdan, bu kavramlar ile kastedilenin ne olduğu anlaşıldığında ve Nietzsche’nin “modern”den ne anladığı ortaya konulduğunda, onun düşünceleri ile postmodernistlerin öne sürdüğü iddiaların bir kısmı .açıklığa kavuşmuş olacaktır.

`Modern’ terimi `eski’, `geleneksel’, `klasik’ vb. terimlerin relativi (…] özellikle geleneksel bir şeye karşı devrimci bir tarzı içeren, [...] belirli bir anda geçerli yeni tarz anlamına gelen bir terimdir.” 6 Ama zamanla “modern” ile neyin kastedildiği belirsiz hale gelmiştir. Bu belirsizliğin en önemli nedeni “modern” olanın Batılı olma ile eş anlamlı görülmesi ve bunun bir sonucu olarak modernleşme ile batılılaşmanın aynı görülmesidir. Bir başka deyişle, modernleşmenin Batıda “yapılanlar olarak”,4orada yapılanların sıfatı olarak anlaşılmasıdır. » Modern terimi başka anlamlara gelebilecek biçimlerde de kullanılmaktadır. Örneğin “yeninin ya da yakın zamanın eşanlamlısı” olarak ve “gündelik yaşamda ve kültürde modaya uygun tutumlara” da `modern’ denilmektedir. Babich’e göre ise modern, “ardzamanlı bir dönem” ve genel anlamda da “anti-geleneksel bir tasarı” olarak anlaşılabilir. Ayrıcâ “modern”in, “radikal bir değişmeden sonrâ ortaya çıkanı adlandırdığı” ve bunun da “yeni bir dünya görüşü” olduğu düşünülmektedir.2 Bir başka düşünüre göre ise “modernlik [...] bir yanda Rönesans, rasyonalist felsefe ve Aydınlanma yoluyla, öte yanda mutlakiyetçi devletten burjuva demokrasilere geçişle önü açılan bir çağdır.”2 Rosenaue modernliği “aydınlanma mirasını içinde barındıran ve toplum bilimlerine pozitivist bir yön veren akımla eşitleyen” bir görüş olarak görür.22 Lyotard ise modernizmi “aydınlanmanın tamamlanmamış projesi” olarak görür.2=ı Bu söylenenlerden anlaşılabileceği gibi, genel olarak “modern”den “yeni ve yakın bir zaman”, “modaya uygun tutıim”, “ardzamanlı bir dönem”; “modernlik”ten ise “pozitivist bir akım”, “yeni bir dünya görüşü” anlaşılıyor. “Modern”den bir dönem, bir çağ anlaşıldığında, buna paralel olarak “modernlik”ten de pozitivist bir akım ya da yeni bir dünya görüşü anlaşılacaktır. Çünkü, daha önce de vurgulandığı gibi, modernlik batıya özgü bir dünya görüşü olarak görülmektedir. Yani modernlik, bir dünya görüşü ile aynı anlamda düşünülüyor. Oysa “modern”den modaya uygun tutum anlaşıldığında, en son olan, moda olan kastedilmiş oluyor. ,Genel olarak modern çağın, modern düşüncenin 15. yy. ile 19. yy. arası dönemi kapsadığı belirtilmektedir.z4 (Ancak bu durumda da bir başka sorun ortaya çıkmaktadır: “Rasyonalizm, emprisizm, eleştirel felsefe, diyalektisizm; yararcılık, Marksizm ve Comte pozitivizmi, bunların tümü modern felsefeler ise, o zaman modern düşünce ne demektir?”25 Modern düşünceden değil de, modern düşüncelerden söz etmek dahâ doğru olmaz mı?) Bu dönemin, örneğin bilimde “nesnelliğiyle, katı araştırma yordamlarına sahip olmasıyla ve metafizik olana değil, maddi olana öncelik vermesiyle ün kazandığı” belirtilmektedir.?6 Bu özelliklerin “rasyonellik” ve .”bilimsellik”le de doğrudan ilgili olduğu açıktır.Modern bilimin, pozitivist bir dünya görüşü ile eşitlenmesinin sonuçlarından biri de, pozitivizmin bilimde “hakikat” ve “nesnellik” anlayışının, modernizmin hakikat ve nesnellik anlayışı olarak görülmesidir. Bu dünya görüşünün en önemli iki özelliği a) “emprisist ve pozitivist olmaları” ve sadece deneyden bilgi elde edilebileceği görüşü ile b) metot olarak mantıksal analizi kabul etmeleridir. Bu önemli iki özelliğe uygun yapılan etkinlikler “bilimsel” ve “rasyonel” olarak adlandırılmakta ve bilginin de böylece “doğru” ve “nesnel” olduğu öne sürülmektedir. Postmodern terimindeki “post” modern düşüncenin “dışında/ötesinde” olarak kullanılıyor. Daha özel anlamda ise “postmodern” modernin “sonrası”nı adlandırmada kullanılıyor?g Lyotard ise “postmoderni meta-anlatılara yönelik inanmazlık olarak” anlıyor.29 Bir başka düşünüre göre ise postmodernizm “epistemolojik varsayımları, metodolojik tercihleri ve tözsel bir odağı oları [.,.] özgül bir felsefi perspktiftir.” Postmodernizm ile ne kastedildiği konusunda genel bir uyuşma onun “modem sonrası” anlamına geldiği biçimindedir.

Aslında postmodernizmden her yazar farklı bir şey anlar.3 Ancak, bu konuda genel bir uyuşma postmodernizmin her şeyi kapsayan dünya görüşlerine bir meydan okuma32 olduğu, “anlam ve hakikât” kuramını eleştirdiği,33 en belirgin eleştiri olarak “kültürel eleştiri” yaptığı söylenen ve aslında “meydan okumadığı şey yok gibi”~ görülen bir X’dir. Bu X, Lyotard’in dediği gibi bir “durum”un adı olarak düşünülebilir.

Postmodernizm “toplum bilimlerinde ve … doğa bilimlerinde olduğu kadar, mimari, resim, dans, film, gazetecilik, dilbilim, edebiyat eleştirisi, edebiyat, müzik, felsefe, fotoğraf, din, heykel, tiyatro ve video sanatlarında” da görülmektedir. Postmodernizmin son yüzelli yıldır evrimleştiği ve özellikle 1960′ların sonları ile 1970′lerin başlarında doğduğu, postmodernizm teriminin 1970′lerde güncellik kazandığı konusunda bir uzlaşma vardır. Ancak; tüm bu alanlarda sözü edilen postmodernizmin kendine özgü olanın ne olduğu sorulduğunda da36 yanıt bulmak zordur. Kimi zaman öne çıkan en belirgin özelliğinin bilgide göreliliğin savunulması olduğu biçimindeyse de, bu düşüncenin Sofistlere kadar gittiği biliniyor. Aslında postmodernizmin orjinal bir yere sahip olmadığı;3~ her bakımdan modernizm üzerinde bir “asalak” konumunda olduğu da bir çok düşünür tarafından dile getirilmektedir.Belirli bir dünya görüşü ile eşitlenen modernizmin hakikat görüşüne karşı “postmodern bir perspektifte hakikat yerini gelip-geçiciliğe bırakır:” Rasyonellik ve bilimselliğin ölçütlerine karşı çıkılarak, görecelik nesnelliğe tercih edilir: Postmodernler bu noktada “hakikat”i “nesnellik” ile aynı ya da birinin diğerini şart koştuğu bir etken olarak görürler. Postmodern görüşlere “görecilik ve belirsizlik [...] damgasını vurur.”

Postmodernistler “hakikat diye bir şey yoksa, geriye kalan tek şey(in) oyun” olduğunu, hakikatin “güçlü ,olanın tercihlerini meşrulaştırdığını”, “özel politik tercihleri kanıtlamak” amacıyla hakikatten söz edildiğini öne sürmektedirler4~ Lyotard’ın “bilim, kendisini yararlı düzenlilikleri koymakla sınırlamadığı ölçüde ve hakikati aradıkça, kendi oyununun,kurallarını meşrulaştırmakla yükümlüdür”42 ifadesi hakikatin bir “oyun” olduğu düşüncesinin bir örneği olarak verilebilir. Lyotard’a göre bir “önermenin doğruluğu … bir temel üzerinde ehil olan bir grup insanın kollektif onayına bağlıdır” ve “hakikat … iktidarın meşrulaştırılmasıdır.”4~ Hakikat diye öne sürülenlerin “uzlaşım önermeleri”44 olduğunu dile getiren Lyotard’ın görüşleri bu noktada Kuhn ve Feyerabend’in görüşleri ile uyum içerisindedir:

Nietzsche’nin Hakikat ve perspektivizm hakkındaki görüşleri bütünlüklü olarak okunmadığında ya da bağlamından koparılarak okunduğunda, onun görüşlerinin postmodern söylemlerle aynı olduğu sonucuna varılabilmektedir. Oysa, Nietzsche’nin hakikaten ne anladığı ve “hakikat yoktur”45* derken ne kastettiği ortaya konulduğunda, onun görüşleri ile postmodernistlerin görüşleri arasındaki fark ortaya çıkar. Bu yüzden, bu konuda Nietzsche<’nin ne dediğine bir daha bakılması yerinde olur.

Nietzsche’ye göre “hakikat belli bir canlı varlık türünün onsuz yaşayamayacağı bir çeşit yanılmadır.”46 “Hakikat [...] var olan bir şey, bulunabilecek, keşfedilebilecek bir şeydir değildir -ama bu şeyin yaratılması gerekir ve bir süreci ya da kendinde bir amacı olmayan bir sonucu istemeyi adlandırmadır-, sonu olmayan bir süreç, aktif bir belirleme olarak hakikati oluşturmaktır.”4~. Bunun anlamı, değîşmez bir hakikat, “metafizik hakikat” diye bir şey yok, sürekli olarak değişen şeyleri kavramaya çalışan hakikatler, bilgiler var demektir.4g Bir başka deyişle, Nietzsche°de “hakikat yoktur” demek, “metafizik hakikata’49, “kendinde hakikat”5~, “aklın ebedi hakikatleri”5~; “a priori hakikatler”5? yoktur demektir. “Hakikati oluşturmak” demek, bir insan başarısının dile getirilmesi, olup biteni bilgi haline getirme demektir. “Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular”dır Nietzsche’nin doğruları/hakikatleri.

Ona göre insan hakikati arar: “Dünya; kendinde çelişik olmayan, aldatıcı olmayan, değişmesi olmayan bir dünyadır. Hor görme, tüm çürümelerden, değişmelerden, farklılıklardan nefret etme …” Ama, Nietzsche burada “hakikati istemenin tamamen değişmez bir dünyayı arzulama” olduğunu belirterek, böyle bir görüşe karşı çıkar. Çünkü dünya “perspektifli bir dünyadır.”55 . Nietzsche “metafizik hakikat”, “a priori hakikatler” ya da “ebedi hakikat” ile belirli bir hakikat anlayışını, “hıristiyanlığın hakikat anlayışını” kasteder. Bu anlayışa göre hakikat “yasa”dır. Nietzsche, şimdiye değin hıristiyanlığın hakikat, değer dediği şeylerin, aslında değer yargıları olduğunu düşünür. Nietzsche’ye göre “hıristiyanliğın bütün hakikiliği yalan ve hiledir.”5g Hıristiyanlıkta “hakikat papaz gibi yalana. dönüştürülür.”5~ Böyle bir hakikat anlayışı kendisinden farklı düşünceyi hakikat olarak görmez. Bunun nedeni Hıristiyanlığın gerçek anlamda bir güçten eksik olmasıdır. Zaten Nietzsche’ye göre “farklı bir bilinçliliği, hissetmeyi, arzulamayı, farklı bir perspektifi” büyük bir güce sahip insanlar isteyebilir.~ Nietzsche hıristiyanlığın bir doğruluk ölçütünü şu şekilde dile getirir: “inanç mutluluk verir: demek ki doğrudur.” Oysa Nietzsche’ye göre bu öne sürülen şey “kanıtlanan değil, vaadedilen bir şeydir.”6ı Bu, hıristiyanlığın sanki kanıtlanmış gibi öne sürdüğü kendi a priori doğruluk görüşüdür. Ayrıca “bir şeye ne denli güçlü olarak inanılırsa inanılsın, inancın gücü doğruluğun ölçütü değildir” Nietzsche’de.62″Bir şeyin doğru olup olmadığı sorun değildir, ancak onun etkilerinin ne olduğu sorundur”63 düşüncesi ilk bakışta pragmatizmin hakikat anlayışını, andırır. Ancak, Nietzsche’nin bununla kastettiği, “sorun, onun ne ölçüde yaşam-ilerletici, yaşam-koruyucu, tür-koruyucu, belki de tür-yetiştirici olduğu- dur.”~ Yukarıda da vurgulandığı gibi, Nietzsche’nin temel araştırma alanı insandır ve realiteyi de bu bakımdan değerlendirir. O, ele aldığı her sorunu in- sanın yaşamı açısından değerlendirir. Yoksa pragmatizmin öne sürdüğü gibi bir şeyin doğru olup olmadığı, bir yangının sonucuna bakarak, hakikat/doğruluk yoktur -ya da vardır- demek değildir.

Nietzsche’ye göre filozoflar da hâkikati istemişlerdir Oysa çoğu zaman “filozoflar kendi moral hakikatlerini kabul ettirdiler”65 ya da “hakikat için hakikat” mottosuyla hareket ederek, “kendi başına bir hakikat”, “mutlak bir hakikat” anlayışı getirdiler. Onlar da “hakikati istediler”~ ama, “şimdiye dek tüm filozoflar kendi hakikatlerini sevmişler” ve “hakikatlerinin herkesin hakikati olmasını istemişlerdir.”6~ Oysa Nietzsche’de hakikati istemek, “en azların işidir”, kendileri olabilenlerin, kendi gözleriyle realiteyi değerlendirebilenlerin başarabileceği bir şeydir.

Nietzsche’nin “hakikat yoktur, yorum(Iar) vardır” derken kastettiği, kimi zaman hıristiyanlığın a priori=hakikatleri, metafizik hakikatleri ya da ebedi hakikatleridir, kimi zaman ise filozofların mutlak; kendinde hakikatleridir. Nietzsche için «put sözcüğü şimdiye dek ~”doğru” dedikleri şey» olduğun- dan;6A “şimdiye dek, kural olarak, yalnızca doğruları yasakladıklarından”6y dolayı, kendisi “şimdiye dek sağır olunmuş doğrulardan” söz eder. Nietzsche’ye göre “belki hiç kimse “hakikat”in ne olduğu hakkında yeterince dürüst olmadı.”7~ İşte bu dürüst olmama, bu “hastalıklı” haliyle Avrupa kendi hasta- lığını “nesnellik”, “bilimsellik”, “sanât için sanat”, “istemeden arınmış saf bilgi” ile örtüyor.~~ Böyle yapmakla da aslında sadece “hakikati oynamış oluyorlar “

Postmodernistlerin Nietzsche’nin postmodernist olduğu biçimindeki görüşlerine dayanak yaptıkları bir diğer düşüncenin “perspektivizm” olduğu söylenmişti. Nietzsche’ye göre perspektivizm ne? Nietzsche’ye göre «”bilgi” sözcüğü herhangi bir anlama sahip olduğu ölçüde dünya bilinebilir, ama dünya başka türlü yorumlanabilir, onun arkasında anlam yoktur, ama sayısız anlamlar vardır». Bu, Nietzsche’nin perspektivizmidir. Perspektivizm “dünyayı yorumlamaya olan ihtiyacımızdır.” “Yorum” ise “anlamın oluşturulmasıdır - açıklanması değil.” Yorum perspektifli bir-şeydir. “Nietzsche’nin perspektivizmi “kendi başına varlığı kabul edenlere karşıdır: insan realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, “belli bir açı”nın kaçınılmazlığı, perspektifli bakışın kaçınılmazlığı, “bilgi ile hatanın içiçe oluşu”dur. Yorumlar yaşamımızı sürdürebilmemizin olmazsa olmazsa koşullarından biridir. Değerlendirme, bir yorumlama; realiteye anlam katmadır Nietzsche’de. “Her değerlendirme [ise] belirli bir perspektiften yapılır.”7g Bu bakımdan perspektiften kaçınmak olanaklı değildir. “Evet ve Hayır’ın, tercih etme ve reddetmenin, sevgi ve nefretin tüm bağlantılarında bir perspektif olduğu” görülür. Tüm bu açıklamalardan sonra Nietzsche’nin görüşleri ile postmodernistlerin öne sürdükleri görüşler hakkında ne söylenebilir?

Postmodernistlerin belirli bir dünya görüşünün; pozitivist dünya görüşünün “hakikat”, “nesnellik”, “bilimsellik”, “rasyonellik” hakkındaki görüşlerini eleştirmeleri yerinde eleştiriler olarak görülebilir. Ancak, bu eleştiriler pozitivist bir dünya görüşüne karşı .yapıldığında yerinde görebilecekken, hiçbir ayrım yapılmadan modernizme, modernliğe yöneltildiklerinde; bu eleştiriler pozitivizmin dışındaki düşünürlere, bir dönemdeki tüm düşünürlere yöneltildiklerinde yerinde görünmüyorlar. Çünkü pozitivist dünya görüşü, modernizm diye anılan bir dönemin bir parçası olmakla birlikte, onun bütününü temsil etmez. Postmodernistler “modernlik”ten pozitivist dünya görüşünün özelliklerini anladıkları sürece yaptıkları eleştirin havada kalacağı açıktır. Nietzsche’nin ise “modern”le, “modern insan”la kastettiği en son olan, en son moda olandır. Nietzsche “modern” ile tarihsel bir dönemi, belirli bir özellikler bütününü, belirli dünya görüşünü değil, insana ilişkin bir özelliği, bir insan tipini dile getirir. Bu bakımdan Nietzsche “modern insan” ile “sürü insan”ı aynı görür, yani o, modern insan ile sürü insanını kasteder. Sürü insan tipi de belirli tarihsel bir çağa özgü değil, önceki çağlarda da görülebilecek bir insan tipidir.

Nietzsche’nin belirli bir çağda, gerçeklikte yaşayan insanlar için söyledikleri ile, bir çağa özgü olmayan, belirli bir tip insan için söylediklerini postmodernistler aynı düzeyde görüyor. Yani, gerçeklikte var olan insanlar için söyledikleri, insana ilişkin söyledikleri ile aynı kefeye konuyor ve aynı düzeyde görülüyor. Bu nedenle, Nietzsche’nin insana ilişkin ortaya koyduğu bilgilerin, belirli bir çağda yaşayan, gerçeklikte var olan insanlara ilişkin ortaya koyduğu bilgilerden farklı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Postmodernistler “hakikat yoktur, yorumlar vardır” görüşünü ele alarak, bilginin perspektifliliğinin göreceliliğin savunulması olarak değerlendiriyorlardı. Oysa, daha önce de vurgulandığı gibi, Nietzsche’nin karşı olduğu “hakikat” anlayışı, hıristiyanlığın “mutlak”, “metafizik”, “a priori” hakikat anlayışıdır. Nietzsche’nin karşı çıktığı hakikat anlayışı varlığa ilişkin olan, ontolojik hakikat anlayışıdır. Böyle bir hakikatin taşıyıcısı Tanrı’dır. Nietzsche’nin hakikat anlayışı insanın oluşturduğu, kurduğu bir hakikat anlayışıdır. Yoksa Nietzsche bilginin bir özelliği olarak hakikat/doğruluk yoktur demiyor. Oysa postmodernistlerin “hakikat yoktur” derken karşı çıktıkları epistemolojik hakikat/doğruluktur. Onların “hakikat yoktur, yorumlar vardır” derken kastettikleri bilgiye ilişkin bir hakikat anlayışıdır. Oysa Nietzsche bilgiye ilişkin değil, varlığa ilişkin bir hakikat anlayışı üzerinde durur.

Postmodernistler perspektivizmden, aynı nesneye ilişkin farklı yorumların, taban tabana zıt değerlendirmelerin yapılabileceğini ve buna rağmen bu değerlendirmelerin aynı değerde olduğunu anlarlar. Nietzsche ise perspektivizmden, ayılı nesneye ilişkin, farklı donanımdaki insanların farklı ama aynı zamanda doğru değerlendirmeler yapabileceğini anlar. Bu taban tabana zıt değerlendirmelerin aynı zamanda doğru olduğu anlamına gelmez. Nietzsche’nin en başta gelen probleminin insan olduğu düşünüldüğünde, bu, insan üzerine hep yeniden değerlendirme yapılabileceği, yeni bilgilerin ortaya konabileceği, onun yaşamının yeniden anlamlandırılabileceği anlamına gelir. Nietzsche’de perspektivizm, bir durumun adlandırılmasıdır. Yani, bir şeyi değerlendirerek, anlamın, değerini ortaya koyabilmek için bir perspektiften kaçınmanın olanaksızlığıdır. İnsan başarılarından biri olan bilgide görülen bu perspektiflilik, “ne olsa gider” meta-ilkesine dayanılarak öne sürülen görecelilik değil, insan üzerine yeni bilginin hep üretilebileceğine dayanılarak, hep yeniden değerlendirdiğimiz ve değerlendirirken belli bir açıdân bunu yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir:

Nesnelliği, “kişilik eksikliği, istemenin olmayışı, sevgi yetersizliği’’s~ “isteme eksikliği” olarak gören Nietzsche’nin karşı çıktığı nesnellik, Avrupa’nın kendi hastalığını örtmekte kullandığı bir araç olarak gördüğü nesnellik anlayışıdır. Oysa postmodernistler hakikatin olmazsa olmaz koşulu olarak gördükleri ve hakikat yoksa nesnelliğin de zaten olamayacağını öne sürdükleri bir nesnellik anlayışıdır.

Nietzsche’nin hakikat ve perspektivizmden ne anladığı ortaya konulduğunda, postmodernistlerin Nietzsche’nin söyledikleri arasındaki kimi farklı şeyleri ayırmadıkları; onun çağına ve insana ilişkin ortaya koyduğu bilgileri değil, bir iki cümleyi alarak ona haksızlık yaptıkları anlaşılabilir. Ama bu haksızlık salt Nietzsche’ye yapılmış da değildir. Çünkü insanı anlamaya, yeniden değerlendirmeye çalışmada, bugünün insanının Nietzsche’ye daha çok ihtiyacı var görünüyor.

 

Nietzsche ve postmodernizm… Nietzsche hakkında pek çok yanlış anlamalar vardır ama belki de onun hakkındaki en yanlış anlama onun nihilist ve postmodern bir filozof olduğudur. Ben bu çalışmamda, Nietzsche’nin nihilizmini kısaca izah edip oradan Nietzsche’nin nasıl postmodern bir filozof yapılıp; pek çok temeli olmayan, asılsız yazı ve eserin dayanağı haline getirildiğini inceleyip, böyle düşünen bir kaç yazarın fikirlerini ve iddialarını, Nietzsche’nin metinlerine dayanarak çürütmeye çalışacağım.

Şüphesiz nihilizm Nietzsche’nin eserlerindeki önemli temalardan bir tanesidir. Onun nihilizme karşı tutumunu en açık bir biçimde “The Gay Science”da, tanrının öldüğünün ilanı ile bulsak da, diğer eserlerinde de bu temanın işlendiğini görmekteyiz. Benim görebildiğim kadarıyla decadence’a dolayısıyla nihilizme ilişkin Nietzsche’nin söyledikleri şöyle özetlenebilir:

Untimely Meditations’m ikinci bölümü olan Tarihin yaşam için yarar ve zararları’nda, Nietzsche, tarihçinin ve onun tutumunun, şimdiyi ve şimdiki yaşamı düşünmeksizin bulduğunu topladığında, eskiyle ilgili her şey şimdiyle ilgisi kurulmadan tapınma ve saygı nesnesi yapıldığında decadent olacağını söyler. Özellikle aynı eserin 5. bölümünde, Nietzsche aşın tarihle kişiliğin zayıflatılmasında dikkatimizi çeker; elbette zayıflatılmış kişilik ona baskı yapan tarihsel bilgiyi kullanamayacaktır. Yine aynı eserin 10. bölümünde, Nietzsche, aşın tarihin bekçiliğini yaptığı için, eğitim sistemini ele alır çünkü bu eğitim sistemi bireyin özgür gelişimine izin vermediği için kanımca kişiyi decadence’a götürür.

Şimdi de nihilizmle ilgisinde The Gay Science 3. Kitapta yazılanlara bakalım. Bir kaçık (madman) Pazar yerine koşar ve tanrıyı arıyorum!, diye bağırır. Kimisi onu kayıp mı ettin? Kimisi tanrı saklanıyor mu? Bazıları da tanrı bizden korkuyor mu? diye sorarlar. Kaçık tanrının nereye gittiğini size söyleyeceğim, der; siz ve ben onu öldürdük, biz onun katilleriyiz, der. Besbelli Nietzsche burada nihilizmi ilan etmektedir çünkü tanrının ölümüyle hiç bir ilahi adalet, tanrısal inayet ve moralite artık yoktur. Başka bir deyişle, tanrının ölümü şimdiye kadarki batı kültüründe egemen olan değerlerin, moralin vs…nin artık geçerliliğini yitirdiğidir. Yine aynı eser 5. Kitapta, “biz korkusuzlar” kısmında, en büyük olay olan tanrının ölümünün şimdiden Avrupa üzerine ilk gölgelerini düşürdüğünü söyler Nietzsche. Tabi ki bu gölge yani şüphe tüm Avrupa moralitesi üzerine düşer. Tanrının ölmesiyle, kişi Hıristiyan moralitesinin getirdiği fayda ve avantajlardan artık yararlanamayacaktır; elbette bu da kişi üzerinde büyük bir çöküntüye yol açar.

Eğer yanılmıyorsam Nietzsche yukarıda söylediklerinin temeli üzerine The Will to Power’da, Avrupa nihilizmine bakar. Nedir nihilizm? O en yüksek değerlerin değerini yitirmesidir. İnsan hayatındâ bir zamanlar bir anlam ve amaç olduğuna olan inanç artık kaybolmuştur. Değersizlik, anlamsızlık fikri, birlik hedef, gerçek vb… kavramlarla varlığın genel özelliğinin anlaşılamayacağının kavranmasıyla doğmuştur. Bu kategorilerle dünyaya değerler yansıtıyorduk, bunları geri çekince evrenin değersiz olduğunu gördük. İşte dünyanın değerini, böyle uydurulmuş bir dünyanın kategorileriyle ölçünce, aklın kategorilerine olan inanç nihilizme yol açmaktadır. Kişi yaşamın, her şeyin bir hedefe doğru gittiğinin bir yanılma olduğunu gördüğünde, yani gerçekte var olmayan anlamlar aradığının farkına vardığında hayat tüm anlam ve önemini yitirir. Bu psikolojik bir durum olarak nihilizmin ilk biçimidir. Dünyada olup biten her şeyin sistematik bir birlik içerisinde olup bittiğine olan inanç da, gerçekten böyle bir birliğin olmadığı görüldüğünde yıkılmıştır. Bu da insanda yalnızlık ve güvensizlik duygularına yol açmıştır. Kısaca özetlenen nihilizmin bu iki biçimi dünyadaki olup bitende bir birlik ve amaçlılık aramanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Tanrıya, birliğe ve hedefe olan inancın çökmesi, doğal olarak, bu oluş dünyasının da bir aldanma olarak görülmesine yol açtı; yani artık hayatın anlamı ve önemi kalmadı.

Nietzsche buradan aktif ve pasif nihilizmden söz etmeye geçer. Kişi, anlam ve değerin olmadığı yerde anlam ve değer arayıp bulamayınca; yanlış bir genelleştirmeyle hiç bir şeyin anlamı ve değeri olmadığı sonucuna vardı. Bunun nedeni, kişinin gücünün eksikliği; ruhun gücünün azalmasıdır ve bu pasif nihilizm olarak adlandırılır. Aktif nihilizm ruhun gücünün artmasıdır yaratıcı olacak kişilerin, kendi kendileriyle hesaplaşma, iyileşme dönemleridir, bu nihilizm.

Şimdi de kısaca nihilizmle ilgisinde Nietzsche’nin Hıristiyanlığa bakışını ele alalım. Ona göre, Hıristiyan moralitesi ve bunun üstüne kurulan modern ruh, hayatın çöküşü üzerine yükselirler; dolayısıyla Hıristiyanlığın ilkeleri hayata düşmandır The Antichrist 15. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığın dünyası tamamıyla hayali bir dünyadır, der. Ne Hıristiyanlık moralinin ne de dininin gerçeklikte herhangi bir bağı vardır. Hıristiyanlığın en temel varlık ve kavramları olan tanrı, ruh, öte dünya, günah vb… gibi şeyler hayalidirler ve gerçek(lik)ten acı çekenlerin ve yaşamları istedikleri şekilde gitmeyenlerin uydurdukları şeylerdir. Nietzsche Hıristiyanlıkta decadence ve nihilizmin asli özellikleri olan hayatın çöküşü ve zayıflatılmasını görür. Yine aynı eser 7. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığı acımanın dini olarak adlandırır; ancak ona göre, acıma dininin temelinde hayatı inkâr vardır. Aslında hayatın özü, büyüme, kuvvet kazanma; yani güçtür. Nietzsche Hıristiyanlığa kayıtsız şartsız hayır demektedir çünkü Hıristiyanlık başından beri hayattan yüz çevirmiştir ve bu yüzden de temelinden nihilistik hale gelmiştir.

Birkaç cümleyle özetlersek, nihilizm en yüce değerlerin değerini yitirmesi, dolayısıyla tanrının ölmüş olmasıdır. Tüm eski değerler yıkılmış ve otorite de yok olmuş olduğu için insanın eylemesi, yapıp etmesi ve bilmesi için artık hiç bir sınır kalmamıştır.

Nietzsche’nin nihilizm ve decadence’a ilişkin söylem ve tespitlerini pek çok yazar, özellikle kendilerini postmodern olarak niteleyenler, kendilerine dayanak ve temel yapmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Örneğin Gianni Vattimo’ya göre, felsefi postmodernite Nietzsche’nin “tarihin yaşam için yarar ve zararları” adlı çalışmasıyla birlikte doğmuştur. Ona göre Nietzsche bu eserde, 19. Yüzyıl insanını yiyip bitiren aşın tarih bilinci problemini saptar. Bu aşın tarih bilinci, insanlığı yepyeni bir tarih üretmekten alıkoymaktadır. Böyle olunca tabi ki 19. Yüzyıl Avrupa uygarlığı kendine özgü bir stil geliştiremiyor. Nietzsche bunu tarih hastalığı olarak belirtir. Tarih hastalığı Vattimonun yorumuna göre bir decadence olarak modernite problemidir.

Kendilerine postmodern yazarlar ve düşünürler diyenler nasıl ve niçin Nietzsche’yi ve onun yazdıklarını kendilerine dayanak yapıyorlar ve modernite adı altında bu yazarlar neye eleştiri getiriyorlar bunları açıkça görmek için Prof. I. Kuçuradi’nin bu konuda söylediklerine bakarak bunları izah etmeye çalışalım.

Prof. Kuçuradi’ye göre, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kalkınma politikalarıyla çıkmaza sokulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Kimliğini arayan bu arada tek ve bir olmaya çalışan bir Avrupa görüyoruz. Milliyetçilik artıyor ve devletler daha küçük devletlere ayrılıyor. İnsanların öldürüldüğü, küçük savaşların patlak verdiği bir orta doğu görüyoruz. İşte tüm bunların içinde olup bittiği çağımız bazı düşünürler tarafından postmodern olarak adlandırılıyor.

Postmodernizmin modernite adı altında neyi eleştirdiğine daha yakından bakalım. Modern teriminin relatifi, antik, geleneksel, klasik vb…dirler. Modern terimi bu anlamda bir şeyi yapıp etmenin en son yolunu ifade eder. Batı çevrelerinde ya da batı kültürlerinde modern terimi; çeşitli insan etkinlikleri ve onların ürünlerinde ortaya çıkan özelliklerin bütününü ifade eder görünüyor. Bu ya da şu etkinliği yaparken ve ürünler ortaya koyarken içinde bu özelliklerin görüldüğü dönem modern olarak adlandırılıyor. Sonuçta, batı çevrelerinde üzerine tartışılan modernite terimi geçmişle bağını koparmasıyla belirlenen içinde belirli bir dünya görüşünün hakim olduğu tarihsel bir dönemi ifade ediyor gibi görünüyor. Batıda devam eden modernite tartışması bir dünya görüşü olarak modernite hakkındaki -hangi dünya görüşü olduğu açık olmamasına rağmen- pozitif değer yargısına karşı bir tepki göstermektir.

Modernite adı altında postmodernizmin hangi dünya görüşünü eleştirdiğini saptayabilmek için Prof. Kuçuradi’ye göre tarihsel bir dönem olarak modernitenin ne olduğunu açığa kavuşturmamız gerekir. Ortaçağlardaki hakim insan kâvramı ve dünya görüşünden kopmak olarak düşünülen

Niye sık sık aydınlanma ile eş tutulmuştur, ama şeyleri metafizik olmayan yolla temellendirme ve açıklama olarak anlaşılan rasyonalite ile değil. Bu da batı rasyonalitesi ile eşleştirilmiştir; yani şeyleri açıklama ve temellendirme de muhtemelen metafizik olmayan özel bir yaklaşım. İşte postmodernizmin eleştirdiği modernizm bu yaklaşımla eşleştirilmiş gibi gözüküyor. Bunu daha iyi görebilmek için açık bir aydınlanma kavramına ihtiyâcımız var, Prof. Kuçuradi’ye göre.

Aydınlanma nedir? Sorusuna Kant 1784′de şu cevabı verir: kişinin kendisinin düştüğü erginsizlik durumundan yine kendi aklını kullanarak kurtulmasıdır. Burada görüyoruz ki aydınlanma belli bir yaklaşım ya da görüş olarak düşünülmüyor; herhangi bir konuda bireyin kendi aklını kullanma cesareti ve kapasitesini ifade ediyor, özellikle dini konularda. Kant’ ın aydınlanma kavramı ile Comte pozitivizminin ve Hegel’in akıl kavramıyla belirlenmiş gözüken batı rasyonalitesinin bir ilgisi yoktur. Öte yandan tarihsel bir dönem olarak modernite tüm bu saydığımız görüşleri içerir. Ancak günümüzde hakim felsefeler olan pragmatizm ve marksizmin arkasında aydınlanma değil yukarıda anlatıldığı şekliyle batı rasyonalitesi vardır. Pragmatizmin ve marksizmin ana özellikleri onların plüralist ve pozitivist olmalarıdır. Ayrıca her ikisi de metafizik karşıtı bilimsel dünya görüşünü, aynı pozitivistik insan görüşünü ve her şeye izin vardır meta-ilkesini paylaşırlar. Örneğin, pragmatizmde faydalı olana götüren her şeye izin vardır; marksizmde sınıfsız topluma götüren her şeye izin vardır.

Modernite tartışması bilimsel dünya görüşü ile yakından ilgili olduğu için buna daha yakından bakalım. Viyana çevresinin 1929′da yazılan manifestosunda özetle şunlar denmektedir. Bilimsel dünya görüşü ilkin deneyci ve pozitivisttir; sadece deneyden gelen bilgi vardır. İkinci olarak, bunların mantıksal analiz adı verilen belli bir metotları vardır. İşte pragmatizm ve marksizmin arkasında gördüğümüz rasyonel dünya görüşü budur; yani bu bilimsel denen dünya görüşü rasyonalite ve batı rasyonalitesiyle eş kılınıyor. Ancak, Avrupa düşünce tarihinde bir dönem olan modernitede başka dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşünden kopmayı sağlayan, insan hakları, laiklik, insan olmanın onuru idesi vb… şeylerle ortaya çıkan aydınlanma da vardır. İşte bilimsel dünya görüşünün hakim olmasıyla bilginin nesnesi kaybolmuş ve plüralizm bir çare olarak düşünülmüştür. İnsan etkinliğinin çeşitli alanlarında bilginin nesnesini yitirmesinin bir sonucu olarak modernite eleştirisi adı altında, aydınlanmanın getirdiği ilke ve fikirler de eleştirilip, reddedilmekte ve tüm kültürlere eşit saygı gösterme modası yayılmaktadır.

Bir kaç cümleyle ifade edecek olursak, kendilerine postmodern diyen yazarlar Nietzsche’nin yaptığını, kendi yazılarında yaptıklarını düşünüyorlar ya da iddia ediyorlar, ama yaptıkları aslında Prof. Kuçuradi’nin makalesinde gördüğümüz gibi pozitivist dünya görüşünü sorgulamaktır. Modernite, aydınlanma ve rasyonel olmak ile eşleştiriliyor; bunu yaparken modernite kafalarında açık olmadığı için, neo-pozitivizmi eleştirirken (bu yaptıkları yerinde bir eleştiridir) aydınlanmanın getirdiği fikirleri de eleştiriyorlar. Nietzsche modern insan, modernite vb… derken çağ olarak modernitenin insanını kastetmiyor, 19. Yüzyıl Avrupa insan tipini kastediyor; decadence insan tipi yani, en son moda olan insan (bu bizim ülkemizdeki bir çıkan veya menfaati olmadan parmağını bile oynatmayan bazı kamu görevlileri ve insanları akla getiriyor). Dolayısıyla postmodernlerin göndermede bulundukları modern (westem), Nietzsche’nin modern kavramından çok farklıdır ve tarihsel bir döneme karşılık gelir.

Şimdi gönül rahatlığıyla bazı postmodern yazarların Nietzsche’yi kendilerine nasıl dayanak yaptıklarına bakıp, onları değerlendirebiliriz.

Comel West’e göre, Nietzsche batıdaki postmodern düşüncenin merkezinde önemli bir yere sahiptir. Onun aforistik yazım stili postmodern filozofları etkilemiştir; bunlar arasında Wittgenstein, Quine ve Rorty sayılabilir.

David Hoy’a göre, sorun Nietzsche’nin 1889′da çıldırdığında, 19. Yüzyılda alternatif bir felsefe görüşünün ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Nietzsche bize parçalar halinde ve aforizmalarla yazılmış felsefi eserler bırakarak, Kant ve öteki modemlerin modelinden çok farklı bir felsefe modeli sağlar; bu yüzden biz onu postmodern olarak adlandırırız.

Robert Solomon’a göre, eğer postmodernizmin bir başlangıcı varsa bunu Alman filozofu Nietzsche’nin eserlerinde bulmak mümkündür. 1900′de Nietzsche’nin ölümünden sonra özellikle kendilerine postmodern diyen akademisyen, edebiyatçı ve tarihçi, onun parçalar halinde ve aforizmatik yazı stilinden etkilenmişlerdir. Hem Nietzsche de kendisini zaten zamana aykırı (untimely) olarak adlandırmış ve felsefesini moderniteye bir saldırı olarak belirtmiştir.

Nietzsche’nin kitapları kanımca okunması kolay ama anlaşılması en zor olanlardır. Bunun yanında, onu yanlış anlamak maalesef çok kolay; bunun yukarıdaki iddialarda da gördüğümüz gibi onun yazma stili ve felsefi metoduyla ilgisi var. Nietzsche’nin metoduna baktığımızda içlerinde çekirdek halde pek çok fikir taşıyan aforizmalar ve fragmentler görürüz. Elbette ki bunların niye böyle yazıldığını ve Nietzsche’nin bunlarla gerçekten ne söylemek istediğini anlamak istemeyen postmodernler, işlerine gelen, kendilerine uygun cümleleri bu metinlerin içinden çekip alıyorlar istedikleri gibi de kullanıyorlar.

Human all too Human’da özetle şunları der Nietzsche: insanların çoğu uzun akıl yürütmelere dayanan argümanlardan çok, kesin ve güvenilir savlardan etkileniyorlar. Dahası, ona göre bütün bir felsefedense, tamamlanmamış bir fikri sunmak bazen daha etkilidir.

Twilights of the Idols’da “skirmishes” bölümünde Nietzsche özetle şöyle der: başkalarının koca bir kitapta söylediğini, hatta başkalarının koca bir kitapta söyleyemediğini, on cümleyle söylemektir onun istediği. Yine aynı eserde, l. bölüm, 26. Aforizmada, Nietzsche tüm sistematikçilere güvensizliğim var, onlardan sakınıyorum, der.

Gördüğümüz gibi Nietzsche eserlerinin çoğunda neden aforizmalar ve fragmentler kullandığını, eğer dikkatli okunursa, yine kendisi izah ediyor: Bundan başka sanırım şunları da söyleyebiliriz: aforizmalar ve fragmentler okuyucunun zihnini, metinde çekirdek halde bulunan fikri açığa kavuşturmak için, motive eder çünkü onların kendilerine özgü ilgi çeken yanlan vardır. Bir de şu var; Nietzsche’nin sağlığının ne durumda olduğu herkesçe bilinen bir şey, belki de sağlığının kötü olması nedeniyle uzun uzun yazmak yerine, fikirlerini aforizma ve fragmentlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Tabi onun çok iyi bir filolog olduğunu da unutmamak gerekir. Merak ediyorum, postmodernler neden Monteign’i, Denemeler’in yazarı Monteign’i, kendilerine dayanak yapmıyorlar anlamıyorum. O da eserinde fragmentler ve aforizmalar kullanıyor.

Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduğunu ileri sürenler, onun felsefesinin plüralist olduğunu da ileri sürüyorlar. Onlara göre Nietzsche, moderniteden dogmatik evrenselciliği yüzünden haz etmemiş ve özellikle perspektivizm görüşünü ileri sürerek, kendisini plüralist olarak tanımlamıştır. Kanımca Nietzsche’nin perspektivizmini tam anlamadıkları ve onun yazılarını bütün olarak okumadıkları için onu plüralist yapıyorlar. Onun perspektivizmi plüralizmden çok farklı ve önemli bir görüştür. En iyisi Nietzsche’ye plüralist diyenlerin yazdıklarından hareket edelim. Cornel West’e göre, Nietzsche’den alıntılanan aşağıdaki pasaj, Quine’ın pragmatizminin dolayısıyla da plüralizmin bir habercisidir.

Dünyanın değeri onu yorumlamamızda yatar. Önceki yorumlamalar kendileri aracılığı ile yaşamımızı sürdürebildiğimiz perspektif değer vermelerdir. Yani, gücü istemede, gücün artması için her güçlenme ve gücün artması yeni perspektifler ve yeni ufuklara inanıma yol açar -bu fikir benim yazılarıma nüfuz eder- İlgili olduğumuz dünya sahtedir, yani bir olgu değil, bir kurmacadır. O akış içerisindedir, oluş içerisinde olan bir şey gibi bir yanlışlık olarak daima değişiyor, ancak hakikate asla yakın olamıyor; çünkü hakikat yoktur.

Bu pasaj Nietzsche’nin perspektivizm görüşünü en açık şekilde görebildiğimiz pasajlardan bir tanesidir. Bay West nasıl olur da bunu plüralizme dayanak yapar anlaşılır değildir. Aslında Nietzsche’nin burada yaptığı hakikat (doğruluk) sorununa dikkatimizi çekmektir; bunu yaparken de tüm hakikat iddialarının perspektifli olduğunu ileri sürer.

Maalesef Nietzsche’de sistematik olarak işlenmiş bir doğruluk teorisi olmadığı için o hep yanlış anlaşılıyor.

Nietzsche’ye göre bilmek demek, birisinin bilinen bir şeyle ilişkiye girmesi demektir. Yine ona göre, zihin pasif değildir; o yaratıcı bir güçtür; bir ayna gibi şeyleri yansıtmaz; kısmen de olsa zihin bildiği şeyi yaratır. Doğruluk onun için keşfedilecek ya da bulunacak bir şey değil, yaratılacak olan bir şeydir. Yani, hakikatlerimiz kısaca bizim ürünümüz olan şeylerdir. Nietzsche için doğruluktan bahsetmek, hakikatlerden bahsetmektir. Pek çok sayıda göz olduğu için pek çok sayıda da hakikat vardır; sonuç olarak hakikat yoktur. Bu bizi onun yorumlama anlayışına getirir. O yalnızca olgular vardır diyen pozitivizme karşı, hayır! Olgular yalnızca, yorumlamalardır, diyor. Postmodernler özellikle onun bu savını plüralizme çekiyorlar.

On the Geneology of Morals’da Nietzsche şunları yazar: “yalnızca perspektifli bir görme vardır, yalnızca perspektifli bir bilme vardır.” Yani bütün bilgimiz perspektiflidir. Yine aynı yerde Nietzsche özetle şunları söylemektedir: tehlikeli ve eski bir uydurma olan zamansız bilen özneye karşı tetikte olalım; saf akıl, mutlak ruh, kendinde bilgi gibi çelişkili kavramlara karşı tetikte olalım. Bu alıntılara dayanarak, Nietzsche’yi plüralist yapanlara karşı şöyle savunmak belki olanaklı olabilir. Nietzsche bu yazdıklarıyla görme ve bilme arasında bir analoji kuruyor biz aynı görmede olduğu gibi biliyoruz, yani bilme açısından perspektiflilik objenin görünüşünü etkileyen bilenle ilgili bir şey. Algılarımız perspektifli olduğu için hakikatler aldanmalardır çünkü onlar kendinde şeye karşılık gelmezler. Nietzsche’nin perspektivizmi aslında kendi şeylerin bilgisini elde edebileceğimiz iddialarını çürütmek ve onlardan kaçınmak için ileri sürülmüştür; dolayısıyla plüralizm ile hiç bir ilgisi yoktur. Kendinde şeylerin bilgisini elde etmek, nesnelere, olana bitene hiç bir perspektiften bakmamakla aynı anlama gelir. Kısaca Nietzsche’ye göre, çeşitli perspektiflerle yorumlama dışında bir şeyi bilmenin yolu yok. Prof. Kuçuradi’ye göre de, Nietzsche’nin perspektivizmi kendinde varlığı kabul edenlere karşıdır, insan realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, belli bir açının kaçınılmazlığıdır dile getirilmek istenen. Bu insan problemlerinin hep yeniden ele alınabileceği, her ele alınışta da yeni doğru bir şeyin kavranabileceği demektir. Demek ki hakikat için kapasitemiz sınırlı, yani bir insanın bilebileceğinden çok hakikat var; bu yüzden farklı ilgisi ve merakı olan insanlar ortaya farklı doğrular koyacaklardır, o zaman ilgilerimiz nereye bakacağımızda ve ne göreceğimizde belirleyici oluyorlar. Ayrıca bilgimizin perspektifli olması demek, bilmemizin ve bilme yetilerimizin üzerindeki sınırların kalkması demektir.

Yine On the Geneology of Morals’da Nietzsche özetle şöyle der: belli insan tiplerine uygun, onlar için faydalı ve mantıklı moraller vardır. Hıristiyanlığın en büyük hatalarından birisi kendi moral sisteminin evrensel olduğunu kabul etmesidir.

Aslında Hıristiyan morali, belli türden insanlar için uygundur, yani zayıflar için. Buradan hareket edersek, Nietzsche hakikat yoktur demiyor aslında, dediği şu: her bir tip için uygun gelen bir doğru (hakikat) vardır, her görüşün kendine uygun taraftarı vardır. Demek ki her tipe uygun perspektifler vardır, fakat problem eğer herhangi bir tip kendi perspektifinin tek doğru olduğunu iddia ettiğinde ortaya çıkıyor. Nietzsche hakikat yoktur, yorumlamalar vardır vb. .. şeyleri ileri sürerken, dünyanın nesnel, değişmez, hep kalan bir yapısı olmadığını da dile getiriyor bence; dolayısıyla değişmez, sabit kalan moral, hakikat ve bilgi yoktur, yalnızca perspektifli bilme ve görme, yani yorumlar vardır.

Son tahlilde, Nietzsche’nin perspektivizminden postmodernlerin iddia ettikleri gibi plüralizm ideali çıkmıyor, çünkü o ebedi doğruları, Hıristiyanları, kendi moral sistemlerinin evrensel ve tek doğru olduğunu iddia edenleri vb… şeyleri eleştiriyor ve perspektivizmini bunlara karşı bir önlem olarak getiriyor.

Sonuç olarak, Nietzsche’nin eserlerini bir bütün olarak, hatta tarihsel sırayla okumazsak, postmodernlerin asılsızca ve temelsizce iddia ettikleri gibi, onu postmodern, plüralist ve hatta nihilist bile yapabiliriz. Bana öyle geliyor ki, Nietzsche’nin yazma stili, kullandığı metot ve fikirlerinin içinde yaşadığı çağı aşması, ve hatta günümüzde bile onun doğru anlaşılamamasının nedeni, onun çok iyi bir filolog ve antik Yunan kültürünün bir öğrencisi olmasındandır. Demek ki kendilerine postmodern diyenler Nietzsche’yi iyi okuyup anlasalardı, onun yazdıklarının kendilerine de bir uyarı olduğunu anlarlardı. Nietzsche kendi ortaya koyduğu fikir ve bilgilerin değişmez, mutlak doğrular olmadığını biliyor ama yaptıklarıyla bize şunu göstermeye çalışıyor sanırım: tüm bunlar yaratmaya, düşünmeye ve ortaya yeni bir şeyler koymaya engel değildir; onu postmodern, plüralist vs… yapmak yerine; onun yaptığı gibi bağımsız düşünüp, özgürce yaratarak yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışmalıyız

146



Yorum Yapin