E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

'Felsefe&Parapsikoloji' kategorisi icin arsiv

Tasavvuf

Yazan: admin Tarih: Kas 7th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

TASAVVUF

Tasavvufun Menşei:

Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtının y
aşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur.

Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir.

Asr-ı saâdet’te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikatı vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu.

Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.

Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvanı tasavvur etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra Ashâb-ı kiram’a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn” gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.

İslâmî ilimler ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.

Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye’nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Nasıl yaşıyordu? O Nur’un sohbetinde kendilerine icabeden herşey veriliyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu. Kimisi çok alıyordu, derya oluyordu; kimisi az alıyordu, havuz oluyordu.

O Nur’un sohbetinde bulunmakla, Allah-u Teâlâ onları lütfu ile dolduruyordu. Şu kadar var ki, Ashâb-ı kiram’ın hepsinin dereceleri aynı değildir. Bu dereceler, onların kendi şahsiyetlerine âit faziletlere, İslâm’a yaptıkları hizmete göre farklılık arzetmektedir.

Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye ile meşgul olmamıştır, çok az olmuştur. Amma hepsi de Tarikat-ı aliye’nin içinde idiler. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki;

“Seninle beraber olanlardan bir tâife de kalkıyorlar.” (Müzemmil: 20)

Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.

Dikkat edilirse görülür ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullah için çok seyrek halka toplamıştır. Hadis-i şerif’lerde birkaç yerde geçer. Ashâb-ı kiram’ı her yönden yetiştirmeye çalışmıştı. Çünkü herşeyden habersiz bir topluluğun, her yönden eğitime ihtiyacı vardı. Bir yönden, bir noktadan değil, birçok yönlerden onları yönetiyordu.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz kendilerine göre bir ders vermişlerdi, fakat yaygın değildi.

Çünkü onlar Hazret-i Kur’an’ın nuru ile nurlanmış, feyzi ile feyizlenmişlerdi. Âyet-i kerime’ler sabah akşam nâzil oluyordu. Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile, şeref-i sohbeti ile hemhâl oluyorlardı. O Nur’un karşısında bulunuyorlar, o Nur’dan nur alıyorlardı, ilim alıyorlardı, edep alıyorlardı, feyz alıyorlardı. O Nur’un yanında bulunmak, ona bakmak kâfi idi. Baka baka iman ediyorlardı. Hepsi de Tarikat ehli idi, amma kapalı, meydanda birşey yok. Öylece yetişiyorlardı.

Bu müridan da aynı şekildedir. Ciddi bir ders almış, terbiye görmüş değil, hususiyetli bir şey yok. Kitaplardan nasibi kadar almış, kimisi derunî noktasına yavaş yavaş inmiş, kimisi cihada eğilmiş, kimisi yolda kalmış, amma o yolun içinde bulunuyor. Herkes nasibi kadar nasibini alıyor. Kimisi açık olarak, kimisi gizli olarak terakki ediyor. Fakat hepsi de kapalı olarak götürülüyor, gizli hallerle terbiye ediliyor. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakati ve nasibi nisbetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülüyor, Allah-u Teâlâ’nın ilâhî lütfuna nâil oluyorlar.

O yol ile bu yol bu noktada da bitişiyor.

Her ne kadar mâneviyat yoluna ağırlık veriyorsa da birçok müridan bunun ciddiyetle farkında değil.

Ashâb-ı kiram da böyle idi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin aralarında bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı suffa da aynı şekilde yetişiyordu. Ashâb-ı kiram ile her zaman görüşemese de, Ashâb-ı suffa ile her zaman görüşüyordu. Onlar onun talebeleri idi. Onun feyzi ile gıdalanıyorlardı. Onlar onu tercih etmişlerdi.

Ashâb-ı kiram ve Tâbiîn devirlerinden sonra muhtelif ilimlerle uğraşanlara, uğraştıkları ilimlere göre isimler verilmişti. Meselâ Tefsir ilmiyle uğraşanlara “Müfessirûn”, Hadis ilmiyle uğraşanlara “Muhaddisûn”, Kelâm ilmiyle uğraşanlara “Mütekellimûn”, Fıkıh ilmiyle uğraşanlara da “Fukaha” gibi isimler verilmişti.

İşte bu arada rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan ve Allah yoluna sülûk eden zümrenin yoluna da “Tasavvuf” adı verildi.

İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır.

Zühd hareketi “Mutasavvıfe” adı ile bir topluluk meydana getirince tasavvuf sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse; başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki, İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi.

Bedenî ameller için hükümler konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece “Tasavvuf ilmi” doğmuş oldu.

Zâhirî fıkhın hükümleri Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunduğu gibi, bâtınî fıkhın hükümleri de Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunmaktadır.

İslâm dini ruh ile bedenin birleşip kemâle erdiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki cephesi olduğu gibi, dinin de zâhir ve bâtın diye iki yönü vardır.

Namaz, oruç ve diğer amellerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlar zâhirî fıkhın mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşû gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.

Fıkıh konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh- Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna “Kadiri tarikatı”, hafi zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendi tarikatı” denmiştir.

Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye’dir. Gaye, Allah-u Teâlâ’yı en güzel şekilde zikretmek ve O’na kulluk yapmaktır.

Tasavvufun Lüzumu:

Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikatı anlamak için kurulmuş ilâhi bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir.

Tasavvufun asıl gayesi süzülmektir. Tereyağının süzüldüğü gibi süzülmek, haddelerden geçmektir.

“Koca bir adam olarak girdim, zerre hakîr olduğumu bildim.”

Tasavvuftan gaye budur. Bu hale gelebilmek için, “Fenâ”ya varmak için tasavvuf elzemdir.

Tarikat-ı aliye münevver bir yoldur. Nefsi tezkiye, ruhu tâlim ve terbiye için lüzumlu olan bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var’ı bulması için yegâne âmildir.

Hiç şüphesiz ki bu da, Fenâfillâh’a ermiş bir Mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibini aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk’a yaklaşmış olur.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İçinizde… Görmüyor musunuz?” buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21)

O’nu görünceye kadar bir bir perdeleri kaldırmak gerekiyor, ki O’na vâsıl olmuş olsun.

Her yolun çalışması dıştan olur, fakat hiç şüphesiz ki bu yolun çalışması içten olur.

Tarikat kelime mânâsı itibarı ile “Yol” demektir. Tasavvuf dilinde ise; “Allah-u Teâlâ’yı bilmek, bulmak ve O’na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu” mânâsına gelir.

“Allah’a ulaşan yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.”

Lüzumu ise Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat edilmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahrüddin-i Râzi -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye:

”Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac”ın kelime mânâsı “Münevver bir yol” demektir.

“Minhac” kelimesinden kastedilen münevver yol “Şeriatın güzelliklerinin bütünü” olduğuna göre, şeriat yolun başı, tarikat da devamıdır.

Bilindiği gibi ümmet-i Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in havassı derecesinde bulunan kâmil zevât-ı kiram’ın en son arzu ve isteği, Allah-u Teâlâ ile sevgi zinciri kurabilmektir.

Bu ise;

“Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran: 31)

Âyet-i kerime’sine göre, ancak Sünnet-i seniye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hâl-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir.

Ve buna benzer birçok Âyet-i kerime’ler vardır.

Zikrullah Emr-i Şerif’i:

Zikrullah bütün müslümanlara ilâhî bir emir gereğidir.

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:

“Benim zikrim için namaz kıl!” (Tâhâ: 14)

Âyet-i kerime’si ile dinin direği ve temeli, ibadetlerin rehberi olan namazı emretmiş olduğu gibi;

“Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin!” (Ahzâb: 41)

Âyet-i kerime’sinde de Zât-ı akdes’ini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da ilâhî bir emirdir, zikrullah da ilâhî bir emirdir.

Kur’an-ı kerim’de diğer ibadetler için “Çok çok namaz kılınız!”, “Çok çok oruç tutunuz!” gibi ifadeler olmamasına karşılık “Allah’ı çok çok zikrediniz!” gibi ifadelerin bulunması, Zikrullah’ın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu göstermeye yeterlidir.

Bir Âyet-i kerime’de:

“Zikrullah elbette en büyük (ibadet)tir.” buyuruluyor. (Ankebut: 45)

Zikrullahtan daha büyük, daha üstün bir şey yoktur. Amellerin en yücesi, en iyisidir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise:

“Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de Allah’ı zikredin.” buyuruluyor. (Nisâ: 103)

Bu emre uyan ve gereğini icrâ edenler Hakk’ın sevgisini kazanırlar.

Zahirde kalanlar Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul ediyorlar. Bilmediklerinden hakikatlara gözü yumuk bakarlar. Halbuki bâtına intikâl edip, iç âlemine döndükleri zaman bunun hakikatını göreceklerdir.

Bunun gibi birçok Âyet-i kerime’ler ile Allah-u Teâlâ zikrullahı evvelâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize, sonra da ümmet-i muhteremesine emir buyurmuştur.

Allah-u Teâlâ:

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

Âyet-i celile’si gereğince zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile vasıflandırıyor.

Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigal etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir.

Kalbî ve Cehrî Zikrullah:

İnsanların mizaçları yaratılış itibarı ile değişik olduğundan, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu emr-i ilâhî’yi alınca;

“Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es’adiyye. 6. Fasıl)

Hadis-i şerif’inin ifade ettiği mânâ gereğince, Hazret-i Ebu Bekir Sııddık -radiyallahu anh- Efendimizi çağırıp “Kalbî” zikri telkin ederek ona öğretmiş ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtına tâlim etmesini kendisine emir buyurmuştur.

Aynı şekilde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimize de “Cehrî” zikri talim edip, diğer Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtına telkin etmesini emretmiştir. Yani “Hafî” ve “Cehrî” zikirler bu noktada ayrılıyor.

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı da öğrendikleri usûl üzere kalbî ve cehrî zikirleri icra etmişlerdir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtını vasfederken:

“Onlar Allah-u Teâlâ’yı zikrederken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaç gibi sallanırlardı. Gözleri yaşarırdı, gözyaşları elbiseleri üzerine sel gibi akardı.” buyuruyor. (Ebu Nuaym. Hilye)

Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış, birincisine “Sıddıkiye”, ikincisine “Aleviye” adı verilmiştir.

Bu nurun, bu ilâhî feyzin kaynağı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizdir. “Hafî” olanı Hazret-i Ebu Bekir Sıddık -radiyallahu anh- Efendimizden, “Cehrî” olanı ise Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimizden intişar etmiştir.

Daha sonra ikiden onikiye ayrılmıştır. Her ne kadar oniki imam vasıtasıyla oniki kola ayrılmışsa da aslı birdir. Her biri kendi hâlâtı üzerine içtihatta bulunmuştur. Bu husus da aynı mezheplerin intişârı gibidir. İçtihad derecesine varmış olan Evliyâ-i kiram’ın içtihadı neticesinde olmuştur.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimizden Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretlerinin zamanına gelinceye kadar bu hafî yol “Tarikat-ı Sıddıkiye” adı ile anılıyordu. Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerinin zamanına geldiğinde ise “Tarikat-ı Nakşibendiye” adı ile anılmaya başlamıştır.

Ve bu yol o günden bu güne, Pirân-ı izam -kaddesallahu esrârehüm- Hazerâtının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Bu silsile-i celile-i âliye tevatür ile sabit olmuştur. Her devirde büyük bir İslâm cemaati tarafından doğruluğu tasdik edilmiştir.

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Tevatür ile dinde sabit olanı inkâr etmek küfürdür.” buyururlar.

Tasavvufun Önemi:

Tarikat-ı aliye’ye dahil olan bir sâlik:

“Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems: 9)

Âyet-i kerime’sinde buyurulduğu üzere kalbini, mâsivânın bataklık ve bulanıklıklarından temizleyerek mârifet evi ve muhabbet yurdu hâline getirir.

Tarikat, şeriat-ı mutahharanın hâdimidir, yardımcısıdır. Abdest, temizlik, taharet, namaza hazırlık olduğu gibi; tarikat da kalbi temizleyip huzura hazırlar.

Kalb temiz olursa, kişiyi ibâdet ve taate sevkeder. Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, mâsivâ bataklığına dönen bir kalb de ibadet ve taatın lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır.

Yeryüzünde mevcut bu kadar sular vardır, menbaı birdir. Kimisi çok güzel, gayet tatlıdır. Kimi ise acı ve bulanık olur.

Kalplerinde nur olanlar hikmetli, feyizli ve tesirli olur. Masivâ bataklığına dönen kalpte ise ne olur?

Bir insan zâhirini süslemek için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimizin şeriatına; bâtınını ziynetlendirmek, iç dünyasını nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir.

İç âleme intikal etmek ancak farz ve nafile ibadetlerle kazanılır. Çünkü farzların edâsı ile mükellef olan beden olduğu gibi, nafilelerle memur olan da ruhâniyettir.

Bir insan söz ve davranışlarına ilâhî hükümler çerçevesinde yön vermezse onun tarikattan feyz alamayacağı açık bir gerçektir. O kimse doktorun verdiği ilaçları kullanıp, perhize riayet etmeyen bir hasta gibi olur.

Şurası çok iyi bilinmelidir ki, tarikatların hepsine Allah-u Teâlâ’nın emr-i şerif’i ile sülûk edilmiştir. Bütün tarikatların hangisi olursa olsun hepsinin de esası ve değeri Şeriat-ı mutahhara’dır. İslâm’a muhalif olan bir tarikat, zaten tarikat da değildir.

Tasavvuf sadece kâl değil, bir hâl ilmidir, bir tatbikattır. Yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe nazari bilgilerle anlaşılmaz ve anlatılmaz.

Tarikat-ı aliye’ye dehalet etmekten maksat, şeriatte inanılması gereken şeylere karşı yakîn hâsıl olmasıdır. Hakiki iman da budur.

Mesela Allah’ın varlığını önce işiterek inanan insan; bularak, anlayarak inanmaya başlar, imanı kemâle erer.

Diğer taraftan ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler kolaylıkla ve seve seve yapılır.

İlmi ve ameli elde etmek için şeriatten istifade edilmiştir. İlmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsı elde etmek için ise tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır.

“Seyr-i ilâllah” mesafesi keşfedilmedikçe, yani Allah-u Teâlâ’ya doğru olan yol gidilmedikçe, “Seyr-i fillâh” hasıl olmadıkça, tam ihlâs elde edilemez. O kimse ihlâsın hakikatından uzak olup, muhlis zatların erdiği kemâlâta kavuşamaz.

Avamın hepsi, bazı ibadetlerinde az da olsa, güçlükle elde edebilir.

Asıl ihlâs odur ki, bütün sözlerinde, işlerinde ve hareketlerinde kendiliğinden, kolayca meydana gelir.

Böyle bir ihlâsın elde edilmesi için Allah-u Teâlâ’dan başka hiçbir şeye tapınmamak, bir şeye düşkün olmamak lâzımdır. Bu da ancak “Fenâ”dan, “Bekâ”dan ve has mânâda ”Velâyet” derecesine kavuştuktan sonra ele geçer. Zorlama ile ele geçen ihlâs devam etmez.

Zorlama olmaksızın ele geçen ihlâs devamlıdır ve bu ihlâs, Hakk’al-yakîn mertebesinde hâsıl olur.

İşte bu mertebeye varan veliler, her yaptıkları işi Allah için yaparlar, nefisleri için değil.

Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin ilimde ve amelde kazançları olur. Başkalarına çalışmakla, öğrenmekle, anlamakla hâsıl olan bilgiler, onlara ilham yolu ile hâsıl olur. Ameller, ibadetler kolayca ve seve seve yapılır. Nefis ve şeytan tarafından gelen gevşeklik kalmaz. Günahlar ve haram olan şeyler çirkin görülür.

İlim ve hakikat âleminde imanın kemâlleşmesine büyük bir âmil, zühd ve takva ile başlayıp olgun dimağlarda bir felsefe olan tasavvufun; bir takım müfsid telakkiler altında zan, nam ve menfaatler sebebiyle safiyeti ve aslı kaybettirilmeye çalışılmıştır.

Bazı câhilleri marifet ehli zannıyla aldatan, taassub ehli birkaç sahte mürşidin tasavvuf iddiasında bulunmaları, fikirlerde kararsızlık husule getirmiştir.

İslâm dininin düşmanları çeşitli tertipler kurmuşlar, hakikatı insafsızca koparmaya kalkışmışlardır.

Her gülün dikeni, her güzelin bir zıddı ve düşmanı olduğu gibi, hakikat ehlinin de düşmanı çoktur. Herkes yaratılışı üzerine icraatını yapıyor; ağzına bir kemik alıp onu yemeye çalışan kelp gibi, ömürleri böylece hakikatı ağızlarına dolamak, koparmaya ve hakikat güneşini söndürmeye çalışmakla geçiyor.

Tarikatın fazilet ve meziyeti, İslâm din düşmanlarının tutum ve davranışlarından daha iyi öğrenilir.

Zira dikkat edilirse nerede Allah ve Resul’üne yakın, doğru-dürüst bir insan görülürse, ister tarikat ehli olsun ister olmasın, hemen tarikatçı damgasını vuruyorlar.

Tarikat-ı münevvere Cenâb-ı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin söz ve davranışlarından ibarettir. Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir. Zamanımıza kadar büyük bir saffet ve samimiyet içinde gelmiş, asliyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Asırlar boyunca İslâm ahlâkının vücud bulmasında, fitne ve fesadın bertaraf edilmesinde, gerçek kardeşliğin tesisinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında, beşeriyetin ruh hastalıklarının tedavisinde, imanın kemâlleşmesinde yine de en büyük âmil o olmuştur. O sır bereketi ile ahkâm-ı ilâhi kıyamete kadar baki kalacaktır.

Hakikatte tasavvuf gerçek kardeşliği, müminlere kardeş nazarı ile bakmayı, birlik ve beraberliği sağlar. Zirâ hakikat ehlinde dâvâ ve gaye olmaz. Onun bütün arzusu rızâ ve mahviyettir. Mahviyet içinde niyaz, niyaz yolu ile rızâdır.

Bu münevver yolun hakikat erleri din uğruna malları ile, canları ile, aç-susuz olarak sırf Allah için uğraşmışlar, hem ibâdet, hem de mücadele-mücahede etmişler, bu surette İslâm birliğini bozacak en ufak bir fitnenin dahi meydan bulmamasına gayret sarfetmişlerdir.

Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’nın biricik Habib-i Ekrem’i Muhammed Aleyhisselâm’ın ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlanmışlardır. Tam bir teslimiyet, kuvvetli bir iman ile bağlanmışlar, onun izini ve prensiplerini takip etmektedirler.

Bugünkü bu bunalım içinde hayat bulan yine onlardır. Huzur ve saâdet onlarda vardır.

Allah-u Teâlâ zâhiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir.

Âyet-i kerime’de:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)

Bu tertemiz vazife manevî bir miras olarak nebîlerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murad, kibâr-ı evliyaullahtır.

Her zamanda olduğu gibi bugün de tasavvuf aynen mevcuttur. Bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiye’de kıyamete kadar Pîr eksik olmayacaktır. O has oda; odadan odaya, halkadan halkaya geçmiş ve hiç bozulmamıştır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ebu Bekir’in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız.” (Buharî)

Bu Hadis-i şerif’e Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

“Allah’ım! Bütün tarikatların pîri kesildiği zaman Ebu Bekir’in yolunu kıyamete kadar baki kıl.” mânâsını vermişlerdir.

Allah-u Teâlâ zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Her asırda benim ümmetimden Sâbikûn (öncüler) vardır.” (Nevâdir’ül Usûl)

Bunlar yüz senede bir gönderilirler. Allah-u Teâlâ onları o kadar sever ki, yeryüzü halkına vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vaz geçer.

Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilidir. Allah-u Teâlâ onu seçmiş, sevmiş, o dostuna akıtacağını akıtmış.

Akıtılan bu mânevî ve ruhânî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyâullahın ruhâniyetinin teveccühüne arzetmelidirler.

Tarik-ı İbadet, Tarik-ı Terakki:

Tarik ikidir:

1. Tarik-i ibâdet; şeriattır ki, ibâdet ve taat, zikir ve fikirdir.

2. Tarik-i terakki, tarikattır. Şeriat ile tekarrüb ve muhabbet hâsıl olur, tarikat ile de Fenâfişşeyh, Fenâfirrasul ve Fenâfillâh hâsıl olur.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh- ve nice evliyâullah hazerâtı hep bu yolda yetiştiler ve yetiştirdiler.

İlim ve amel gibi çok değerli iki hususiyete sahip olan bu hakikat yolunun yolcularının; nefsin bozgunculuğundan ve şeytanın hilelerinden korunup kurtulmaları, mânevî kuvvetlerin ruhânî yardımları sayesinde mümkün olmuştur.

Kurmay olmayan bir subayın paşa olamayacağı gibi, zâhirî ilimlerin yanında batınî ve ledünî ilimleri de tahsil etmeyen, gizli ilimlere vâkıf olmayanlar Fenâfirrasul ve Fenâfillâh’a ulaşamazlar.

Âyet-i kerime’de:

“Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf: 76)

Allah-u Teâlâ onları sever, onlar da O’nu severler. Gayrıya rağbet etmezler.

Kınayıcı hiçbir kimsenin kınamasına bakmazlar ve korkmazlar. Hakk ile beraberdirler. Hakk ile olan da halkı Hakk’a dâvet eder.

Tasavvuf Kelimesi:

Tasavvuf kelimesi her harfi itibâriyle birçok mânâlar ihtivâ etmektedir. Şöyle ki:

TE harfi tevbeye delâlet eder, tevbeye çağırır. Sâlikin, bütün ahlâk-ı zemimelerden içtinap etmesi gerekir. Aynı zamanda o noktada devamlı durulması icabediyor. Kötülüklere aslâ dönmediği gibi onları hatırlamayacak bile. Bu zâhiri tevbedir.

Bâtınî tevbe ise; kötü işler tamamen iyiliğe çevrilecek. Kişi iyi işlerde sabır ve sebat edecek. Bu ikisine de muvaffak olursa ve bunlarda karar kılarsa ikinci harfe geçilir.

SAD harfinden murad, insanın sâfileşmesidir. Bunun için de az yemek, az içmek, az uyumak, az konuşmak ve çok ibadet etmek gerekiyor. Diğer taraftan sâlikin dünyaya celbedici şeylere değer vermesi, mal-mülk ile fazla ilgilenmesi, çoluk-çocuğuna fazla muhabbet bağlaması, helâl olan şeylere fazla meyletmesi de sâfileşmesine mâni olur. Bunlardan sıyrılmadıkça; süzülüp sâfileşmeye ve temizlenmeye imkân yoktur. Nerede kaldı ki, onu zikirden-fikirden alıkoyan işler!

VAV Velâyet makamını ifade eder. Üftâde -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta ne güzel buyurmuşlar:

“Erden Hakk’a ermek gerek,

Erenleri bulmak gerek.

Bulmaz isen sen onları,

Can ve dilden sevmek gerek.

Sevenler buldu anları,

Erişti Hakk’a canları,

Bütün oldu imanları,

Can ve dilden sevmek gerek.”

Çünkü bu yola giren insanın gayesi Hakk’a kavuşmaktır. Hakk’a erişebilmek için de O’na erişeni bulmak gerek. Bulamadınsa sev onu, o seni bulur.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:

“Ben kendiliğimden Hakk’a ulaşmak istedim. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri beni bu yola rehberlik yapanlara ulaştırdı. Onlar da beni Hakk’a kavuşturdu. Mürşid-i Hakiki Hazret-i Allah’tır.”

Velâyet makamına çıkan insanlar şu Âyet-i kerime’nin mazharı olurlar:

“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus: 62)

Niçin Evliyâullah’a korku yoktur? Çünkü onlar dünyada çok korktular, hiçbir zaman emin olmadılar. Daima mahzun idiler. Onun için orada mahzun olmayacaklardır.

Hıfz-u himâyeye aldığı için Allah-u Teâlâ onlara büyük günah işletmez, küçük günahlarını da tevbe ile affeder. Onları günahsız olarak huzuruna alır.

FE Fenâ makamı demektir. “Fenâ” olan insanda “Beka” tecelli eder. Yok olduğunu kendi gözü ile görür. Dilerse Hazret-i Allah onu kendi katına çıkarır.

“Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”

Âyet-i kerime’sinin sırrı tecelli eder. (Bakara: 153)

Her zerrede O’nun tasarrufu görülür, her varlık O’nun aynası olur.

Ulemâ-i Kiram ve Tasavvuf:

Zâhir ulemâsının muttaki olanları kalp erbâbının ve bâtın ulemâsının üstünlük ve faziletini daima tasdik ederlerdi.

İmam Şâfii -rahmetullahi aleyh- Hazretleri Şeybân Râî -kuddise sırruh- isminde evliyâ-i kiramdan bir zâtın huzurunda, mektebe giden bir çocuk gibi diz çöker ve yapacağı işleri kendisinden sorardı.

Onun bu durumunu bazı âlimler hazmedemediler. “Senin gibi bir âlim nasıl olur da bir çobandan bilgi alır?” dediklerinde “Bu zât bizim bilmediklerimizi bilir.” cevabını verdi. (İhyâ-u ulûm’id-dîn)

Bir defasında İmam Ahmed bin Hanbel -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ile İmam Şâfii -rahmetullahi aleyh- Hazretleri kazaya kalmış namazların nasıl kılınacağı hususunda konuşurlarken, yanlarına Şeybân Râî -kuddise sırruh-Hazretleri gelmişti. İmam-ı Ahmed, İmam Şâfii’den o çobanı imtihan etmek için izin istemiş. Fakat İmam-ı Şâfii Hazretleri o çobanın kalbine dokunmayı lâyık görmemiş iken İmam-ı Ahmed Hazretleri çobana: “Bir mümin bir vakit namazını kaçırsa, sonra da beş vakitten hangisini kaçırdığını unutsa, hangi vakti kaza etmelidir?” diye sordu. Çoban dikkatle baktı ve: “O kimse gaflette kalmıştır, beş vakti de kaza etmelidir.” cevabını verdi.

İmam Ahmed -rahmetullahi aleyh-, çobanın mehâbetinden dolayı kendinden geçip yere düşmüş, ayılınca velilerin çobanı böyle olursa, âlimlerinin ne mertebede oldukları üzerinde düşünmüş ve muhabbet yoluna sülûk etmiştir.

Nitekim İmam-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Hazretleri, evliyâ-i kiram’dan İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri için: “Seyyidimiz, efendimiz İbrahim” buyururlardı. Yakınları kendisine bu tazimin, bu hürmetin sebebini sorduklarında: “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz. Onlar ise kendilerini unutup hikmetle Mevlâ’larını düşünürler.” cevabını vermiştir. (Marifetname)

Onlar bütün bu hakîkatlara vâkıf ve vâris olduktan sonra imametten velâyete nail olmuşlardır.

İmam-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretlerinin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi.

Bunu biraz açalım. Ağzı mühürlü iki teneke var. Birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş. Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzımdır. O ise gördü ve seçti, tâzim etti. Görülüyor ki bilmek başka, olmak başka.

Bilen ve görebilen için zâhiri ilimle batınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır.

Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmam-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tâzim etti. Niçin tâzim etti? Hakk’a vâsıl olduğu için ve Hakk ile olduğu için tâzim etti. Vaktaki bu tecelliyata mazhar olunca:

“Eğer şu iki sene olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu.

Fakirin kanaatına göre bu ene kabuğunu son iki senede delmiş, hiçliğini bilmiş ve Hakk’a vâsıl olmuş.

Esas budur. Bu hususta boşuna münakaşa edilmiştir.

Ey kendinde ilim ve varlık gören kendini bilmeyenler! Bu beyandan ibret al da, helâk olmaktan kurtul.

İmam-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz böyle buyurdu, sen kim oluyorsun?

Allâme Seyyid Şerif Cürcânî -kuddise sırruh- Hazretleri Yakup Çerhî -kuddise sırruh- Hazretlerine intisab etmiş, daha sonra şeyhi onu kendi mürşidi olan Alâeddin Attar -kuddise sırruh- Hazretlerine götürmüş. Onunla görüştükten sonra:

“Yakup Çerhî’ye intisab etmeden önce râfizî imişim. Alâeddin Attar Hazretlerine mülâki olduktan sonra Allah’ımı bildim.” buyurmuş.

Buna benzer daha birçok misaller vardır.

İmam-ı Gazâlî ve Tasavvuf:

İmâm-ı Gazâli -kuddise sırruh- Hazretleri hicri beşinci asrın en büyük âlimlerindendi ve kendisine “Hüccetül-İslâm” ünvanı verilmişti. Zamanın en büyük ilim merkezi olan Nizamiye medresesi’nde yüzlerce talebe okutuyordu, yüzlerce âlim yetiştirdi. Yaşadığı devrin bütün ilimlerine vukûfiyet kesbetmişti.

Buna rağmen içindeki boşluğu dolduramıyordu, bir türlü tatmin olamamıştı.

Nihayetinde tasavvufa yönelmiş, on yıl kadar süren bir inziva hayatına çekilmiş, seyr-ü sülûk yolundaki zevki tattıktan sonra durumunu şu şekilde dile getirmiştir:

“…Sonra kendi durumuma baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar. Yaptığım işlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve tâlim idi. Fakat bu sahada da ehemmiyetsiz, âhiret yoluna faydası olmayan ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızâsı için değil, mevki ve şöhret kazanmak gayesi ile olduğuna kanaat getirdim. Bu hâlimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.”

“Yakinen anladım ki, sûfiler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en temizidir.

Dünyadaki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün teferruatını bilen zâhir ulemâsının ilimleri, onların gidişat ve ahlâkından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar.

Onların zâhir ve bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, Nübüvvet kandilinin nûrundan alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidâyet rehberi, nûr kaynağı yoktur.” (El-munkizu min’ed-dalâl)

Eğer insanlar bu nurdan istifade etseydi, onlar da İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri gibi hakikatı anlardı.

Ey kendinde varlık gören! Hüccet’ül-İslâm olan İmâm-ı Gazali -kuddise sırruh- Hazretlerinin bu durumundan ibret al da şu varlığından soyun. Gerçek mânâda yolu ara ve bul!

Bediüzzaman ve Tasavvuf:

Bediüzzaman -kuddise sırruh- Hazretleri İstanbul’a geldiği yıllarda Erenköy’de zamanın Mürşid-i kâmil’i Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretleri ile görüşmüş ve intisab etmiştir. “Yeni Said” olarak kendisini tanıtması bu yıllarda olmuştur.

Mektubat adlı eserinin 29. Mektub’undaki 3. Telvih’te tarikat hakkındaki şu beyanları ne kadar arza şayandır:

“Madem Adalet-i ilâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarikat, yâni Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat; sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkûm olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeik kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.

Merkez-i Hilâfet olan İstanbul’u, beşyüzelli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyeninin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerden fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslamiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde “ALLAH, ALLAH!” deyinlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cuş u huruşlarıdır.

İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?” (29. Mektup)

Dokuzuncu telvih’te Tarikat-ı aliye’nin faydalarından bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Üçüncüsü: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde, tarikat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile-i nuraniye ile ebedü’l-âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta mânen ünsiyet etmek ve evham ve şübehâtın hücumlarına karşı onların icmâına ve ittifakına istinad edip, herbir üstadını kavî bir senet ve kuvvetli bir burhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra gelen dalâlet ve şübehâtı def etmektir.”

………

“Yedincisi: Sülûk-ü tarikatin en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vasıtasıyla, şirk-i hafîden ve riyâ ve tasannu gibi rezâilden halâs olmak ve tarikatin mahiyet-i ameliyesi olan tezkiye-i nefis vasıtasıyla nefs-i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.”
Kaynak: www.gizliilimler.tr.gg

53


Reiki Uyumlaması ve Seviyeleri

Yazan: admin Tarih: Kas 7th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

Reiki 1′de bir takim psikolojik ve fizyolojik temizlikler yasanir. 21 gün Üstad ögrencisini kontrol altina alir. Ve zaman zaman extra seanslarla ögrencisine bu yolu kolaylastirir. Reiki’nin zaman ve mekan problemi yoktur. Üstad binlerce kilometreden ögrencisini kontrol edebilir. Ögrenci elleri ile hem kendine hem de baskalarina reiki uygulamasi yapa bilir…

Reiki 2′de yine 21 gün süreci vardir. Bu sürec reiki’nin her kademesinde isler. Reiki 2′de üc Zeichen vardir. Bunlar Mantra ile birlikte ögrenciye ögretilir. Ögrenci reiki 2 kademesi ile artik uzak reiki uygulamasi yapa bilir. Üstad ögrencisini daima kontrol altinda tutar. Bu kademede ögrenciye astral yolculuk nasil olur, meditasyon nasil yapilir bunlar büyük bir özveri ve dikkatle ögretilir…

Reiki 3a Master seviyesidir. Master seviyesinde reiki’nin bir baska Zeichene tabiri caizse altin anahtari verilir. Ve Mantra ile birlikte ögrenciye ögretilir. Master artik astral ebene de calismaya baslar. Kendi hayatini yasamini Masterlastiracagi gibi astral bilimde de büyük mesafeler kaydeder. Reiki 3a seviyesinde ögrenici inisiasyonu yapilmaz. Reiki 3b seviyesinde ancak Master/teacher olunur. Her Master’im diyen Theacher (Ögretmen) degildir. Bunlara dikkat edilmesi gerekir…

Reiki 3b Master/Theacer seviyesidir. Ögrenci artik Üstad olmustur. Bu seviye de inisiasyon yapa bilir ögrenci yetistire bilir. Bir Üstad icin diger ögrencisini Ögretmen seviyesine ulastirmak, ona bildiklerini aktarmak hem onur verici hem de en zor olanidir. Aylarca beraber calisilir. Üstad diger seviyelerde oldugu gibi Ögretmen yaptigi ögrencisini hic bir zaman yalniz birbasina birakmaz. Ta ki o ögrenci Üstad’indan tüm incelikleri ögrenene kadar…

Reiki 1, 4 inisiasyon gerektirmektedir. 2 gün arka arkaya yapilan inisiye islemi; birinci gün Schakralar tamamen negatif enerjilerden temizlenir. Ve Shakralar acilir. Ikinci gün ise reiki 1 inisiasyonu acilan negatif enerjiden temizlenen Shakralara uygulanir…

Reiki 2′de 2 gün arka arkaya yapilir. Birinci gün reiki 2 inisiye olan ögrenciye ikinci gün 3 Zeichen ve onlara ait mantra ögretilir. Ayrica meditasyon ve astral seviye yavas yavas ögrencinin kafasini bulandirmadan ögretilir…

Reiki 3a 3 gün sürmektedir. Birinci gün inisiye ikinci gün Üstad’in astral bilgileri aktarmasi. Ücüncü gün Üstad’la bazi özel diyaloglar…

Reiki 3b (Reiki 4) süresiz bir gelisimdir. Yukarda reiki 3b kategorisinde de bahsettigimiz gibi Üstad ögrencisine ögretmenligi, ögrenci egitimini, ve astral seviye de bazi ögretiler ögretir. Ögrencisi Üstad olmasina ramen Üstadi onu hic bir zaman yalniz birakmaz…

Reiki 5/6 seviyesi Grand Master-Teacher seviyesidir. Bu seviyeyi sadece Grandmaster yapa bilir. Bu seviyede 5/6 beraberce uyumlanir. iki sembolle taclandirilir. Bu iki sembol ve mantra büyük üstad’in sonsuz sevgiye ve sonsuz rahatliga huzura kavusmasini saglar.

Ismail Bülbül

126


Reiki Nedir ?

Yazan: admin Tarih: Kas 7th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

Reiki nedir?

Reiki, tüm canlıların içinde ve çevresinde sınırsız miktarda bulunan temel yaşam gücüdür. Bunun kaynağının Evren’in yaradılış noktası olduğunu söyleyebiliriz… Yaşadığımız her türlü kötü olay ve dış dünyadan aldığımız negatif etkiler vücudumuzun her bir hücresinde hafızaya alınmaktadır. Bu, bizi fiziksel olarak etkilediği gibi iç dünyamızda da bir takım aksaklıklara yol açar ve bize örneğin uykusuzluk ve kendine güvensizlik şeklinde geri döner.

Reiki, alternatif tıp yöntemleri ile tedavi yapanlar tarafından destekleyici olarak kullanılmaktadır. Örneğin, bir fizyo-terapist eğer Reiki kanalı ise zaten kendi başına yararlı bir tedavi yöntemi olan masajı uyguladığında bu masajın şifa gücü onun ellerinden akan Reiki’nin etkisiyle bir kaç katına çıkar.

Tüm canlılar bu enerji ile yüklenmiş olarak doğarlar, fakat yıllar geçtikçe enerjinin bedenimize girişini sağlayan kanal kirlenip tıkanır. Bunu tıkanmış bir boru gibi düşünebiliriz. İşte Reiki Master’ın yaptığı şey bu kanalı temizleyerek açmak ve bedenimizde bulunan çakra dediğimiz enerji merkezlerine güçlü enerji yollayarak bunları yeniden aktive ederek (uyandırarak) enerji akışına hazır duruma getirmektir.

Bu işlem 4 kademeden oluşur ve sadece bu konuda yetkinlik düzeyine ulaşmış yetkili Reiki Master’ları tarafından uygulanabilir. Bu işlemi takip eden 21 gün içinde öncelikle kendi kendimize enerji veririz. Böylece beden kendini yeniler, terleme, dışkı ve idrar yoluyla vücutta birikmiş olan her türlü toksinler ve zehirler atılır. Bundan sonra Reiki, artık hayat boyu bizimledir…

REİKİ - EVRENSEL YAŞAM ENERJİSİ

Reiki kelimesi, Japonya’da yaşam gücü ve hayat enerjisi kullanılarak gerçekleştirilen tüm tedavi yöntemlerini tarif etmek için kullanılmaktadır. Reiki içimizde ve etrafımızda akan yaşam enerjisinin adıdır. Reiki, aynı zamanda evrensel yaşam enerjisini aktive etme, ayrıca bu metodu kullanma ve aktarma anlamına gelmektedir.

REİKİ KİMLER İÇİN UYGUNDUR?

Herkes, ama herkes Reiki kanalı olabilir, yeter ki istesin… Bunun için yapılması gereken tek şey bir Reiki Master’ı tarafından bedenimizde bulunan ancak zamanla tıkanmış olan enerji kanalının açılması ve çakralarımızın enerji ile yüklenip uyandırılmasıdır. İşte bundan hemen sonra kendimize ve başkalarına enerji vermeye hazır duruma geliriz. Reiki kanalı olmak bizi diğer insanlar karşısında daha üstün bir hale getirmez. Bu tüm insanlara doğuştan verilmiş bir haktır ve biz sadece aktarıcı olarak görev yaparız.

İNİSİYASYONLA REİKİ KANALI HALİNE GELMEK

Reiki kanalı olmak arzusunu taşıyan kişiler, bir Reiki Master’ından inisiyasyon alarak kolaylıkla evrenin yaşam enerjisinden hem kendilerini hem de çevrelerindeki ihtiyaç duyan kişileri yararlandırmaya başlayabilirler.

İnisiyasyon sürecini diğer eğitim-öğrenim tekniklerinden ayıran unsur, hem fiziksel hem de ruhsal gelişmenin sağlanmasıdır. Reiki Master, inisiyasyon süresince hem teorik hem de pratik eğitim vermenin yanısıra, enerji kanallarını da açarak kişinin Reiki kanalı haline gelmesini sağlar.

Reiki Master’ın uyguladığı açma seansı sırasında çok farklı duygular yaşanabilir; Özel hiç bir şey hissedilmeyebileceği gibi, derin bir rahatlama veya titreme, ya da ateş basması, kendinden geçme, ışıklar, hayaller görme, soğuma hissi… Bunların hepsi normaldir ve her kişi kendi deneyimini farklı yaşamaktadır. Bedenimiz sadece kendi ihtiyacı olanı almaktadır. Reiki Master tüm akışı kontrol etmektedir ve hissettikleriniz ne olursa olsun kesinlikle açılma gerçekleşmektedir.

REİKİ VE HASTALIKLARIN TEDAVİSİ

Reiki, ellerimiz kullanılarak gerçekleştirilen bir şifacılık tekniğidir. Ancak geleneksel tıp uygulamalarına alternatif bir teknik olarak algılanmamalıdır. Genelde tıbbi uygulamaların yanında tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olarak algılanması gereken Reiki, pek çok durumda tıbbın çözmekte zorlandığı veya çok uzun süren tedavi süreleri gerektiren durumlarda kimi zaman ‘mucize’ olarak nitelendirilebilecek sonuçlar da yaratmaktadır. Buna karşılık, fiziki müdahalenin gerektiği aşamalarda ve acil durumlarda tıbbi uygulamalar kaçınılmazdır.

Reiki bütünüyle, içinde yaşam enerjisi taşıyan her canlının sahip olduğu bağışıklık sistemininin düzensizliklerini giderir, güçlendirir ve hastalık ve rahatsızlıkların semptomlarına değil kaynağına giderek iyileştirme sağlar.

Bu nedenle, daha çok hastalıkların semptomlarını ortadan kaldırmayı hedefleyen tıp uygulamalarına bir alternatif değil, tam anlamıyla gerekli bir desteği verir. Bu yolla çok daha çabuk bir iyileşme gerçekleşir. Bununla birlikte Reiki, düzenli uygulama gerçekleştirildiğinde mevcut bağışıklık sistemimizin mükemmel çalışmasını sağlayarak çok önemli ölçüde hastalanmamızı ve rahatsızlıklarımızı önler. Bu hastalıklara tıbbın çare bulmakta zorlandığı ciddi ve korkulan türler de dahildir.

Reiki, tıbbın yetersiz kaldığı bir başka boyutta da, kişinin ruh ve beden bütünlüğü ve içsel barışının sağlanmasında en büyük yardımcıdır. Bunun oluşturduğu huzur ortamı, çevremizle olan ilişkilerimizde uyum ve barışı getirmekte ve bir çok hastalığın oluşumunda önemli rolü olan stresin giderilmesini sağlamaktadır.

Reiki’nin özellik gösteren hastalık ve rahatsızlıklar için, genel uygulamalar dışında, birebir endike şekilde yapılan tedaviler, bu konularda yeterliliklerini arttırmış ve kendilerini bu konuya yönlendirmiş Reiki Pratisyenleri ve Reiki Master’ları tarafından gerçekleştirilmektedir.

REİKİ VE DİN

Din, tutunulacak bir inanç, Reiki ise sadece bedenimizle ilgili bir şeydir. Yani, Reiki’nin inançla hiç bir ilgisi yoktur ve dinlerin yerini alamaz. Ancak bazı durumlarda dindar olmayan kişileri yaradan kavramına yaklaştırdığı ve dinlerin felsefesini anlama çabasına yönelttiği görülmüştür. Reiki tüm insanlara verilmiş bir şeydir; hiç bir din, mezhep, tarikat, ırk, millet v.s. ile özel bir bağı yoktur.

REİKİ VE İÇİNDE YAŞAM ENERJİSİ TAŞIYAN HERŞEY…

Reiki tüm insanlık için bir ödül, bir haktır. Sadece insan mı? Hayır! Aslında evrende var olan bütün canlılar, yani hayvanlar, bitkiler ve hatta bilimin cansız diye kabul ettiği ancak içinde kozmik ölçekte enerji devinimi taşıyan, yani ‘var’ olan herşey Reiki’den yararlanabilmektedir. Bu nedenle Reiki, bizi çevreleyen herşeye daha farklı yaklaşmamızı ve tümüyle çevremizle uyumlu bir varoluşu sağlar; Reiki’nin kullanılabileceği yerler sonsuzdur: Bitkilerinize Reiki verdiğinizde canlanır, gürleşir… Evinizdeki kediniz, köpeğiniz, sizdeki bu yeni enerjiyi farkeder, ihtiyacı olan bölgelerine elinizi koymanızı sağlar ve Reiki’den yararlanır… Hazırladığınız yemeğe uyguladığınız Reiki, yemeğin daha lezzetli ve besleyici olmasını sağlar, görüntüsü bile değişir… İleri aşamalarda Reiki’nin sembol ve mantralarıyla (anahtar sözcükler) çalışarak geçmişinize, geleceğinize Reiki gönderebilirsiniz, yaşadığınız ortamları koruyabilir, uyumlu hale getirebilirsiniz, fiziki temasınız gerekmez hale gelir, uzaktan Reiki yollayabilirsiniz, hem de sınır tanımadan…

Reiki bizimledir, bizimle yaşar ve kullandıkça kuvvetlenir!

Ismail Bulbul

89


NIETZSCHE VE POSTMODERNIZM

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

Yavuz Kılıç

 

NIETZSCHE VE POSTMODERNİZM

Felsefi düşünce tarihinde, ortaya koydukları görüşleri nedeniyle haksızlığa uğrayan filozofların sayısı az değildir. Ama, “Marks’ı bir kenara koyarsak, Nietzsche’nin başına gelenlerin bir eşi daha yoktur.” Belki de daha devam edecek olan haksızlıkların en uç noktasını, onun Yahudi düşmanı, Hitler’in hazırlayıcısı olduğu biçimindeki görüşler oluşturur. Bunların yanında, kendi yüzyılını anlamada olduğu kadar, yüzyılımızı, dahası gelecek yüz- yılı öngörmede eşsiz bir filozof olan Nietzsche’nin ortaya koyduğu düşünceler, bilgiler karikatürize edilerek, yazdığı eserlerden bir cümle alınıp, o cümleye sayısız yanlış anlamlar yükleniyor ve böyle yapılmakla da düşünceleri yanlış yerlere götürülüyor. Onun bir nihilist, postmodernist bir filozof olarak görülmesi de bu durumun örneklerinden birisidir.

Düşüncelerinin farklılığı yanında farklı yazma biçimi ile de Nietzsche, ortaya koyduğu görüşlerin farklı ya da yanlış anlaşılmasına elverişli bir fılozoftur. Nietzsche klasik anlamda “sistemci” bir filozof değildir. .Çünkü onun temel araştırma alanı insandır ve insanı anlamaya, yeniden değerlendirmeye çalışır. Nietzsche insanı, yaşayan insanı ve onun problemlerini kendi gözleriyle görmeye, anlamaya çalışır. O, Deccal’i -belki bir de Ahlakın Soykütüğü’nü- saymâzsak hiçbir sorunu belli bir kitapta ele alıp orada bitirmemiştir. Nietzsche’ye yakıştırılan, onunla ilgisi kurulan ilgisizlikler’ in en önemli nedeni de bu olsa gerek. Bu yüzden, Nietzsche’nin düşüncelerini doğru anlamânın bir yolu, onun eserlerini bütünlüğünde okumaktır.Bu yazıda, Nietzsche’ye yakıştırılan sıfatlardan sadece birisi; onun neden bir postmodernist olarak görüldüğü, onu böyle görenlerin neye dayanarak bunu söyledikleri ele alınacaktır.

Nietzsche, farklı gerekçelerle bir postmodernist ya da postmodernizmi hazırlayan en önemli filozof olarak görülmektedir. Örneğin West’e göre Nietzsche Batı postmodern düşüncesinin merkezinde olan birisidir. West Nietzsche’nin kimi düşüncelerine dayanarak onu postmodern bir filozof ya da Amerikan postmodern filozofları (W.V Quine, N. Goodman, W sellers; T. Kuhn ve R. Rorty) üzerinde etkide bulunan bir filozof olarak görüyor. West, Nietzsche’nin pozitivistlerin “sadece olgular vardır” görüşüne karşı “olgular kesin bir biçimde olmayan şeylerdir, sadece yorumlar vardır” ve “dünyanın değeri yorumlarımızda yatar”3 düşüncesini göreceliğin savunulması biçiminde değerlendirir. Nietzsche’nin bu düşüncesini postmodernizmin görelilik düşüncesine dayanak olarak gören West, onun “olgular yoktur” derken, “kendinde olgular yoktur” düşüncesini gözardı ettiği görülür. Nietzsche, olgu adlandırmasının bile bir yorumu, bir anlamlandırmayı gerektiğini düşündüğünden, “kendinde olgular yoktur” demektedir.

Scott ise postmodern dilin başlangıcını Nietzsche’ye dayandırır. Ona göre “kendini aşma”4, “özgür ruhun egemenliği”, “gücü istemenin bilimsel önemi”, “tanrı öldü” gibi ifadeler Nietzsche’nin düşüncesindeki baskın öğelerdir.5 Schott’a göre Nietzsche düşüncelerinde ve tartışmalarında alaycı; ironi içeren bir dil kullanır.6 Nietzsche’nin bu bakımdan postmodernistlerle aynı görülmesinin nedeni postmodernistlerin de “cüretkar ve kışkırtıcı hitap biçimleri, canlı ve merak uyandırıcı bir üslup kullanmayı tercih etmeleridir.” Nietzsche’nin postmodern bir dil kullandığını öne süren bir başka düşünürde Solomon’dur. Solomon Nietzsche’nin “zamana aykırı düşünceler”, “modernliğe saldırı”, “iyinin kötünün ötesinde”, “geleceğin felsefesini açış” gibi ifadelerini “postmodern fenomenler” olarak görür ve Nietzsche’yi “postmodernliğin peygamberi ve ilk gerçek postmodernist” olarak gösterir. Nietzsche’nin postmodernizme etkisinin,9 onun “yanılmanın rolü ve hakikatin illüzyonu” hakkındaki düşünceleri olduğunu belirten Babich’e göre de Nietzsche’nin perspektivizmi “mutlak bir iddia” olarak “perspektiflerin çokluğu” anlamına gelir.l Ona göre Nietzsche’nin perspektivizminin somutlaştığı düşünce, onun “yorum vardır” ifadesidir. Babich gibi Crawford da Nietzsche’nin “hakikat yoktur” ifadesini ve perspektivizmi savunmasını temele alarak (ama Nietzsche, tek tek şeylerle ilgisinde hakikatin olduğunu kabul etmese, kendisinin konuştukları boşuna olmaz mı? diye hemen burada sorulabilir), Nietzsche’nin postmodernizmin öncüsü olduğunu öne sürer.; Aşağıda vurgulanacağı gibi, Nietzsche’nin “hakikat” ve “perspektivizm” hakkındaki görüşünün, hakikat ve perspektifin neye ilişkin olduğu ortaya konulduğunda, bu düşünürlerin Nietzsche’nin görüşünü bağlamından kopararak ele aldıkları görülebilir.

Hem Nietzsche’nin hem de postmodernistlerin perspektivizmi savunduğunu öne süren ve bu bakımdan Nietzsche’yi postmodernizmin öncüsü sayan bir başka düşünür de Hinggins’dir. Ancak, Hinggins’e göre Nietzsche ile postmodernlerin amacı farklıdır: O, Nietzsche’nin birincil amacının “zengin ve anlamlı öznel deneyimin olanaklılığını göstermek” olduğu düşüncesindedir. Nietzsche’yi postmodernizmin çok erken bir sözcüsü olarak gören Silvernan’a göre ise gerek Nietzsche gerekse postmodernler “modern”i eleştiriyor olsalar da, “modern”in ne olduğu, “modern” olarak adlandırılan düşüncenin ne olduğu konusunda bir belirsizlik vardır:

Yukarıda söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi, Nietzsche’nin postmodernist ya da postmodernizmin öncüsü bir filozof olarak görülmesinin farklı nedenleri vardır. Ancak burada sadece Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduğu düşüncesine dayanak yapılan “hâkikat” ve “perspektivizm”den Nietzsche’nin ne anladığına, bu görüşlerin bir göreceliliğe götürüp götürmediğine bakılacaktır.

Ancak, bundan önce “modern” ve “postmodern”den ve bu sözcüklerden türetilen “modernlik”, “modernizm” ile “postmodernlik” ve “postmodernizm”den ne anlaşıldığına kısaca bakmak yararlı olabilir. Çünkü; hem Nietzsche’nin hem de postmodernistlerin “modern”i ya da “modernizm”i eleştirdiği, her iki tarafın da aynı işi yaptığı düşünülmektedir. Bu bakımdan, bu kavramlar ile kastedilenin ne olduğu anlaşıldığında ve Nietzsche’nin “modern”den ne anladığı ortaya konulduğunda, onun düşünceleri ile postmodernistlerin öne sürdüğü iddiaların bir kısmı .açıklığa kavuşmuş olacaktır.

`Modern’ terimi `eski’, `geleneksel’, `klasik’ vb. terimlerin relativi (…] özellikle geleneksel bir şeye karşı devrimci bir tarzı içeren, [...] belirli bir anda geçerli yeni tarz anlamına gelen bir terimdir.” 6 Ama zamanla “modern” ile neyin kastedildiği belirsiz hale gelmiştir. Bu belirsizliğin en önemli nedeni “modern” olanın Batılı olma ile eş anlamlı görülmesi ve bunun bir sonucu olarak modernleşme ile batılılaşmanın aynı görülmesidir. Bir başka deyişle, modernleşmenin Batıda “yapılanlar olarak”,4orada yapılanların sıfatı olarak anlaşılmasıdır. » Modern terimi başka anlamlara gelebilecek biçimlerde de kullanılmaktadır. Örneğin “yeninin ya da yakın zamanın eşanlamlısı” olarak ve “gündelik yaşamda ve kültürde modaya uygun tutumlara” da `modern’ denilmektedir. Babich’e göre ise modern, “ardzamanlı bir dönem” ve genel anlamda da “anti-geleneksel bir tasarı” olarak anlaşılabilir. Ayrıcâ “modern”in, “radikal bir değişmeden sonrâ ortaya çıkanı adlandırdığı” ve bunun da “yeni bir dünya görüşü” olduğu düşünülmektedir.2 Bir başka düşünüre göre ise “modernlik [...] bir yanda Rönesans, rasyonalist felsefe ve Aydınlanma yoluyla, öte yanda mutlakiyetçi devletten burjuva demokrasilere geçişle önü açılan bir çağdır.”2 Rosenaue modernliği “aydınlanma mirasını içinde barındıran ve toplum bilimlerine pozitivist bir yön veren akımla eşitleyen” bir görüş olarak görür.22 Lyotard ise modernizmi “aydınlanmanın tamamlanmamış projesi” olarak görür.2=ı Bu söylenenlerden anlaşılabileceği gibi, genel olarak “modern”den “yeni ve yakın bir zaman”, “modaya uygun tutıim”, “ardzamanlı bir dönem”; “modernlik”ten ise “pozitivist bir akım”, “yeni bir dünya görüşü” anlaşılıyor. “Modern”den bir dönem, bir çağ anlaşıldığında, buna paralel olarak “modernlik”ten de pozitivist bir akım ya da yeni bir dünya görüşü anlaşılacaktır. Çünkü, daha önce de vurgulandığı gibi, modernlik batıya özgü bir dünya görüşü olarak görülmektedir. Yani modernlik, bir dünya görüşü ile aynı anlamda düşünülüyor. Oysa “modern”den modaya uygun tutum anlaşıldığında, en son olan, moda olan kastedilmiş oluyor. ,Genel olarak modern çağın, modern düşüncenin 15. yy. ile 19. yy. arası dönemi kapsadığı belirtilmektedir.z4 (Ancak bu durumda da bir başka sorun ortaya çıkmaktadır: “Rasyonalizm, emprisizm, eleştirel felsefe, diyalektisizm; yararcılık, Marksizm ve Comte pozitivizmi, bunların tümü modern felsefeler ise, o zaman modern düşünce ne demektir?”25 Modern düşünceden değil de, modern düşüncelerden söz etmek dahâ doğru olmaz mı?) Bu dönemin, örneğin bilimde “nesnelliğiyle, katı araştırma yordamlarına sahip olmasıyla ve metafizik olana değil, maddi olana öncelik vermesiyle ün kazandığı” belirtilmektedir.?6 Bu özelliklerin “rasyonellik” ve .”bilimsellik”le de doğrudan ilgili olduğu açıktır.Modern bilimin, pozitivist bir dünya görüşü ile eşitlenmesinin sonuçlarından biri de, pozitivizmin bilimde “hakikat” ve “nesnellik” anlayışının, modernizmin hakikat ve nesnellik anlayışı olarak görülmesidir. Bu dünya görüşünün en önemli iki özelliği a) “emprisist ve pozitivist olmaları” ve sadece deneyden bilgi elde edilebileceği görüşü ile b) metot olarak mantıksal analizi kabul etmeleridir. Bu önemli iki özelliğe uygun yapılan etkinlikler “bilimsel” ve “rasyonel” olarak adlandırılmakta ve bilginin de böylece “doğru” ve “nesnel” olduğu öne sürülmektedir. Postmodern terimindeki “post” modern düşüncenin “dışında/ötesinde” olarak kullanılıyor. Daha özel anlamda ise “postmodern” modernin “sonrası”nı adlandırmada kullanılıyor?g Lyotard ise “postmoderni meta-anlatılara yönelik inanmazlık olarak” anlıyor.29 Bir başka düşünüre göre ise postmodernizm “epistemolojik varsayımları, metodolojik tercihleri ve tözsel bir odağı oları [.,.] özgül bir felsefi perspktiftir.” Postmodernizm ile ne kastedildiği konusunda genel bir uyuşma onun “modem sonrası” anlamına geldiği biçimindedir.

Aslında postmodernizmden her yazar farklı bir şey anlar.3 Ancak, bu konuda genel bir uyuşma postmodernizmin her şeyi kapsayan dünya görüşlerine bir meydan okuma32 olduğu, “anlam ve hakikât” kuramını eleştirdiği,33 en belirgin eleştiri olarak “kültürel eleştiri” yaptığı söylenen ve aslında “meydan okumadığı şey yok gibi”~ görülen bir X’dir. Bu X, Lyotard’in dediği gibi bir “durum”un adı olarak düşünülebilir.

Postmodernizm “toplum bilimlerinde ve … doğa bilimlerinde olduğu kadar, mimari, resim, dans, film, gazetecilik, dilbilim, edebiyat eleştirisi, edebiyat, müzik, felsefe, fotoğraf, din, heykel, tiyatro ve video sanatlarında” da görülmektedir. Postmodernizmin son yüzelli yıldır evrimleştiği ve özellikle 1960′ların sonları ile 1970′lerin başlarında doğduğu, postmodernizm teriminin 1970′lerde güncellik kazandığı konusunda bir uzlaşma vardır. Ancak; tüm bu alanlarda sözü edilen postmodernizmin kendine özgü olanın ne olduğu sorulduğunda da36 yanıt bulmak zordur. Kimi zaman öne çıkan en belirgin özelliğinin bilgide göreliliğin savunulması olduğu biçimindeyse de, bu düşüncenin Sofistlere kadar gittiği biliniyor. Aslında postmodernizmin orjinal bir yere sahip olmadığı;3~ her bakımdan modernizm üzerinde bir “asalak” konumunda olduğu da bir çok düşünür tarafından dile getirilmektedir.Belirli bir dünya görüşü ile eşitlenen modernizmin hakikat görüşüne karşı “postmodern bir perspektifte hakikat yerini gelip-geçiciliğe bırakır:” Rasyonellik ve bilimselliğin ölçütlerine karşı çıkılarak, görecelik nesnelliğe tercih edilir: Postmodernler bu noktada “hakikat”i “nesnellik” ile aynı ya da birinin diğerini şart koştuğu bir etken olarak görürler. Postmodern görüşlere “görecilik ve belirsizlik [...] damgasını vurur.”

Postmodernistler “hakikat diye bir şey yoksa, geriye kalan tek şey(in) oyun” olduğunu, hakikatin “güçlü ,olanın tercihlerini meşrulaştırdığını”, “özel politik tercihleri kanıtlamak” amacıyla hakikatten söz edildiğini öne sürmektedirler4~ Lyotard’ın “bilim, kendisini yararlı düzenlilikleri koymakla sınırlamadığı ölçüde ve hakikati aradıkça, kendi oyununun,kurallarını meşrulaştırmakla yükümlüdür”42 ifadesi hakikatin bir “oyun” olduğu düşüncesinin bir örneği olarak verilebilir. Lyotard’a göre bir “önermenin doğruluğu … bir temel üzerinde ehil olan bir grup insanın kollektif onayına bağlıdır” ve “hakikat … iktidarın meşrulaştırılmasıdır.”4~ Hakikat diye öne sürülenlerin “uzlaşım önermeleri”44 olduğunu dile getiren Lyotard’ın görüşleri bu noktada Kuhn ve Feyerabend’in görüşleri ile uyum içerisindedir:

Nietzsche’nin Hakikat ve perspektivizm hakkındaki görüşleri bütünlüklü olarak okunmadığında ya da bağlamından koparılarak okunduğunda, onun görüşlerinin postmodern söylemlerle aynı olduğu sonucuna varılabilmektedir. Oysa, Nietzsche’nin hakikaten ne anladığı ve “hakikat yoktur”45* derken ne kastettiği ortaya konulduğunda, onun görüşleri ile postmodernistlerin görüşleri arasındaki fark ortaya çıkar. Bu yüzden, bu konuda Nietzsche<’nin ne dediğine bir daha bakılması yerinde olur.

Nietzsche’ye göre “hakikat belli bir canlı varlık türünün onsuz yaşayamayacağı bir çeşit yanılmadır.”46 “Hakikat [...] var olan bir şey, bulunabilecek, keşfedilebilecek bir şeydir değildir -ama bu şeyin yaratılması gerekir ve bir süreci ya da kendinde bir amacı olmayan bir sonucu istemeyi adlandırmadır-, sonu olmayan bir süreç, aktif bir belirleme olarak hakikati oluşturmaktır.”4~. Bunun anlamı, değîşmez bir hakikat, “metafizik hakikat” diye bir şey yok, sürekli olarak değişen şeyleri kavramaya çalışan hakikatler, bilgiler var demektir.4g Bir başka deyişle, Nietzsche°de “hakikat yoktur” demek, “metafizik hakikata’49, “kendinde hakikat”5~, “aklın ebedi hakikatleri”5~; “a priori hakikatler”5? yoktur demektir. “Hakikati oluşturmak” demek, bir insan başarısının dile getirilmesi, olup biteni bilgi haline getirme demektir. “Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular”dır Nietzsche’nin doğruları/hakikatleri.

Ona göre insan hakikati arar: “Dünya; kendinde çelişik olmayan, aldatıcı olmayan, değişmesi olmayan bir dünyadır. Hor görme, tüm çürümelerden, değişmelerden, farklılıklardan nefret etme …” Ama, Nietzsche burada “hakikati istemenin tamamen değişmez bir dünyayı arzulama” olduğunu belirterek, böyle bir görüşe karşı çıkar. Çünkü dünya “perspektifli bir dünyadır.”55 . Nietzsche “metafizik hakikat”, “a priori hakikatler” ya da “ebedi hakikat” ile belirli bir hakikat anlayışını, “hıristiyanlığın hakikat anlayışını” kasteder. Bu anlayışa göre hakikat “yasa”dır. Nietzsche, şimdiye değin hıristiyanlığın hakikat, değer dediği şeylerin, aslında değer yargıları olduğunu düşünür. Nietzsche’ye göre “hıristiyanliğın bütün hakikiliği yalan ve hiledir.”5g Hıristiyanlıkta “hakikat papaz gibi yalana. dönüştürülür.”5~ Böyle bir hakikat anlayışı kendisinden farklı düşünceyi hakikat olarak görmez. Bunun nedeni Hıristiyanlığın gerçek anlamda bir güçten eksik olmasıdır. Zaten Nietzsche’ye göre “farklı bir bilinçliliği, hissetmeyi, arzulamayı, farklı bir perspektifi” büyük bir güce sahip insanlar isteyebilir.~ Nietzsche hıristiyanlığın bir doğruluk ölçütünü şu şekilde dile getirir: “inanç mutluluk verir: demek ki doğrudur.” Oysa Nietzsche’ye göre bu öne sürülen şey “kanıtlanan değil, vaadedilen bir şeydir.”6ı Bu, hıristiyanlığın sanki kanıtlanmış gibi öne sürdüğü kendi a priori doğruluk görüşüdür. Ayrıca “bir şeye ne denli güçlü olarak inanılırsa inanılsın, inancın gücü doğruluğun ölçütü değildir” Nietzsche’de.62″Bir şeyin doğru olup olmadığı sorun değildir, ancak onun etkilerinin ne olduğu sorundur”63 düşüncesi ilk bakışta pragmatizmin hakikat anlayışını, andırır. Ancak, Nietzsche’nin bununla kastettiği, “sorun, onun ne ölçüde yaşam-ilerletici, yaşam-koruyucu, tür-koruyucu, belki de tür-yetiştirici olduğu- dur.”~ Yukarıda da vurgulandığı gibi, Nietzsche’nin temel araştırma alanı insandır ve realiteyi de bu bakımdan değerlendirir. O, ele aldığı her sorunu in- sanın yaşamı açısından değerlendirir. Yoksa pragmatizmin öne sürdüğü gibi bir şeyin doğru olup olmadığı, bir yangının sonucuna bakarak, hakikat/doğruluk yoktur -ya da vardır- demek değildir.

Nietzsche’ye göre filozoflar da hâkikati istemişlerdir Oysa çoğu zaman “filozoflar kendi moral hakikatlerini kabul ettirdiler”65 ya da “hakikat için hakikat” mottosuyla hareket ederek, “kendi başına bir hakikat”, “mutlak bir hakikat” anlayışı getirdiler. Onlar da “hakikati istediler”~ ama, “şimdiye dek tüm filozoflar kendi hakikatlerini sevmişler” ve “hakikatlerinin herkesin hakikati olmasını istemişlerdir.”6~ Oysa Nietzsche’de hakikati istemek, “en azların işidir”, kendileri olabilenlerin, kendi gözleriyle realiteyi değerlendirebilenlerin başarabileceği bir şeydir.

Nietzsche’nin “hakikat yoktur, yorum(Iar) vardır” derken kastettiği, kimi zaman hıristiyanlığın a priori=hakikatleri, metafizik hakikatleri ya da ebedi hakikatleridir, kimi zaman ise filozofların mutlak; kendinde hakikatleridir. Nietzsche için «put sözcüğü şimdiye dek ~”doğru” dedikleri şey» olduğun- dan;6A “şimdiye dek, kural olarak, yalnızca doğruları yasakladıklarından”6y dolayı, kendisi “şimdiye dek sağır olunmuş doğrulardan” söz eder. Nietzsche’ye göre “belki hiç kimse “hakikat”in ne olduğu hakkında yeterince dürüst olmadı.”7~ İşte bu dürüst olmama, bu “hastalıklı” haliyle Avrupa kendi hasta- lığını “nesnellik”, “bilimsellik”, “sanât için sanat”, “istemeden arınmış saf bilgi” ile örtüyor.~~ Böyle yapmakla da aslında sadece “hakikati oynamış oluyorlar “

Postmodernistlerin Nietzsche’nin postmodernist olduğu biçimindeki görüşlerine dayanak yaptıkları bir diğer düşüncenin “perspektivizm” olduğu söylenmişti. Nietzsche’ye göre perspektivizm ne? Nietzsche’ye göre «”bilgi” sözcüğü herhangi bir anlama sahip olduğu ölçüde dünya bilinebilir, ama dünya başka türlü yorumlanabilir, onun arkasında anlam yoktur, ama sayısız anlamlar vardır». Bu, Nietzsche’nin perspektivizmidir. Perspektivizm “dünyayı yorumlamaya olan ihtiyacımızdır.” “Yorum” ise “anlamın oluşturulmasıdır - açıklanması değil.” Yorum perspektifli bir-şeydir. “Nietzsche’nin perspektivizmi “kendi başına varlığı kabul edenlere karşıdır: insan realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, “belli bir açı”nın kaçınılmazlığı, perspektifli bakışın kaçınılmazlığı, “bilgi ile hatanın içiçe oluşu”dur. Yorumlar yaşamımızı sürdürebilmemizin olmazsa olmazsa koşullarından biridir. Değerlendirme, bir yorumlama; realiteye anlam katmadır Nietzsche’de. “Her değerlendirme [ise] belirli bir perspektiften yapılır.”7g Bu bakımdan perspektiften kaçınmak olanaklı değildir. “Evet ve Hayır’ın, tercih etme ve reddetmenin, sevgi ve nefretin tüm bağlantılarında bir perspektif olduğu” görülür. Tüm bu açıklamalardan sonra Nietzsche’nin görüşleri ile postmodernistlerin öne sürdükleri görüşler hakkında ne söylenebilir?

Postmodernistlerin belirli bir dünya görüşünün; pozitivist dünya görüşünün “hakikat”, “nesnellik”, “bilimsellik”, “rasyonellik” hakkındaki görüşlerini eleştirmeleri yerinde eleştiriler olarak görülebilir. Ancak, bu eleştiriler pozitivist bir dünya görüşüne karşı .yapıldığında yerinde görebilecekken, hiçbir ayrım yapılmadan modernizme, modernliğe yöneltildiklerinde; bu eleştiriler pozitivizmin dışındaki düşünürlere, bir dönemdeki tüm düşünürlere yöneltildiklerinde yerinde görünmüyorlar. Çünkü pozitivist dünya görüşü, modernizm diye anılan bir dönemin bir parçası olmakla birlikte, onun bütününü temsil etmez. Postmodernistler “modernlik”ten pozitivist dünya görüşünün özelliklerini anladıkları sürece yaptıkları eleştirin havada kalacağı açıktır. Nietzsche’nin ise “modern”le, “modern insan”la kastettiği en son olan, en son moda olandır. Nietzsche “modern” ile tarihsel bir dönemi, belirli bir özellikler bütününü, belirli dünya görüşünü değil, insana ilişkin bir özelliği, bir insan tipini dile getirir. Bu bakımdan Nietzsche “modern insan” ile “sürü insan”ı aynı görür, yani o, modern insan ile sürü insanını kasteder. Sürü insan tipi de belirli tarihsel bir çağa özgü değil, önceki çağlarda da görülebilecek bir insan tipidir.

Nietzsche’nin belirli bir çağda, gerçeklikte yaşayan insanlar için söyledikleri ile, bir çağa özgü olmayan, belirli bir tip insan için söylediklerini postmodernistler aynı düzeyde görüyor. Yani, gerçeklikte var olan insanlar için söyledikleri, insana ilişkin söyledikleri ile aynı kefeye konuyor ve aynı düzeyde görülüyor. Bu nedenle, Nietzsche’nin insana ilişkin ortaya koyduğu bilgilerin, belirli bir çağda yaşayan, gerçeklikte var olan insanlara ilişkin ortaya koyduğu bilgilerden farklı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Postmodernistler “hakikat yoktur, yorumlar vardır” görüşünü ele alarak, bilginin perspektifliliğinin göreceliliğin savunulması olarak değerlendiriyorlardı. Oysa, daha önce de vurgulandığı gibi, Nietzsche’nin karşı olduğu “hakikat” anlayışı, hıristiyanlığın “mutlak”, “metafizik”, “a priori” hakikat anlayışıdır. Nietzsche’nin karşı çıktığı hakikat anlayışı varlığa ilişkin olan, ontolojik hakikat anlayışıdır. Böyle bir hakikatin taşıyıcısı Tanrı’dır. Nietzsche’nin hakikat anlayışı insanın oluşturduğu, kurduğu bir hakikat anlayışıdır. Yoksa Nietzsche bilginin bir özelliği olarak hakikat/doğruluk yoktur demiyor. Oysa postmodernistlerin “hakikat yoktur” derken karşı çıktıkları epistemolojik hakikat/doğruluktur. Onların “hakikat yoktur, yorumlar vardır” derken kastettikleri bilgiye ilişkin bir hakikat anlayışıdır. Oysa Nietzsche bilgiye ilişkin değil, varlığa ilişkin bir hakikat anlayışı üzerinde durur.

Postmodernistler perspektivizmden, aynı nesneye ilişkin farklı yorumların, taban tabana zıt değerlendirmelerin yapılabileceğini ve buna rağmen bu değerlendirmelerin aynı değerde olduğunu anlarlar. Nietzsche ise perspektivizmden, ayılı nesneye ilişkin, farklı donanımdaki insanların farklı ama aynı zamanda doğru değerlendirmeler yapabileceğini anlar. Bu taban tabana zıt değerlendirmelerin aynı zamanda doğru olduğu anlamına gelmez. Nietzsche’nin en başta gelen probleminin insan olduğu düşünüldüğünde, bu, insan üzerine hep yeniden değerlendirme yapılabileceği, yeni bilgilerin ortaya konabileceği, onun yaşamının yeniden anlamlandırılabileceği anlamına gelir. Nietzsche’de perspektivizm, bir durumun adlandırılmasıdır. Yani, bir şeyi değerlendirerek, anlamın, değerini ortaya koyabilmek için bir perspektiften kaçınmanın olanaksızlığıdır. İnsan başarılarından biri olan bilgide görülen bu perspektiflilik, “ne olsa gider” meta-ilkesine dayanılarak öne sürülen görecelilik değil, insan üzerine yeni bilginin hep üretilebileceğine dayanılarak, hep yeniden değerlendirdiğimiz ve değerlendirirken belli bir açıdân bunu yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir:

Nesnelliği, “kişilik eksikliği, istemenin olmayışı, sevgi yetersizliği’’s~ “isteme eksikliği” olarak gören Nietzsche’nin karşı çıktığı nesnellik, Avrupa’nın kendi hastalığını örtmekte kullandığı bir araç olarak gördüğü nesnellik anlayışıdır. Oysa postmodernistler hakikatin olmazsa olmaz koşulu olarak gördükleri ve hakikat yoksa nesnelliğin de zaten olamayacağını öne sürdükleri bir nesnellik anlayışıdır.

Nietzsche’nin hakikat ve perspektivizmden ne anladığı ortaya konulduğunda, postmodernistlerin Nietzsche’nin söyledikleri arasındaki kimi farklı şeyleri ayırmadıkları; onun çağına ve insana ilişkin ortaya koyduğu bilgileri değil, bir iki cümleyi alarak ona haksızlık yaptıkları anlaşılabilir. Ama bu haksızlık salt Nietzsche’ye yapılmış da değildir. Çünkü insanı anlamaya, yeniden değerlendirmeye çalışmada, bugünün insanının Nietzsche’ye daha çok ihtiyacı var görünüyor.

 

Nietzsche ve postmodernizm… Nietzsche hakkında pek çok yanlış anlamalar vardır ama belki de onun hakkındaki en yanlış anlama onun nihilist ve postmodern bir filozof olduğudur. Ben bu çalışmamda, Nietzsche’nin nihilizmini kısaca izah edip oradan Nietzsche’nin nasıl postmodern bir filozof yapılıp; pek çok temeli olmayan, asılsız yazı ve eserin dayanağı haline getirildiğini inceleyip, böyle düşünen bir kaç yazarın fikirlerini ve iddialarını, Nietzsche’nin metinlerine dayanarak çürütmeye çalışacağım.

Şüphesiz nihilizm Nietzsche’nin eserlerindeki önemli temalardan bir tanesidir. Onun nihilizme karşı tutumunu en açık bir biçimde “The Gay Science”da, tanrının öldüğünün ilanı ile bulsak da, diğer eserlerinde de bu temanın işlendiğini görmekteyiz. Benim görebildiğim kadarıyla decadence’a dolayısıyla nihilizme ilişkin Nietzsche’nin söyledikleri şöyle özetlenebilir:

Untimely Meditations’m ikinci bölümü olan Tarihin yaşam için yarar ve zararları’nda, Nietzsche, tarihçinin ve onun tutumunun, şimdiyi ve şimdiki yaşamı düşünmeksizin bulduğunu topladığında, eskiyle ilgili her şey şimdiyle ilgisi kurulmadan tapınma ve saygı nesnesi yapıldığında decadent olacağını söyler. Özellikle aynı eserin 5. bölümünde, Nietzsche aşın tarihle kişiliğin zayıflatılmasında dikkatimizi çeker; elbette zayıflatılmış kişilik ona baskı yapan tarihsel bilgiyi kullanamayacaktır. Yine aynı eserin 10. bölümünde, Nietzsche, aşın tarihin bekçiliğini yaptığı için, eğitim sistemini ele alır çünkü bu eğitim sistemi bireyin özgür gelişimine izin vermediği için kanımca kişiyi decadence’a götürür.

Şimdi de nihilizmle ilgisinde The Gay Science 3. Kitapta yazılanlara bakalım. Bir kaçık (madman) Pazar yerine koşar ve tanrıyı arıyorum!, diye bağırır. Kimisi onu kayıp mı ettin? Kimisi tanrı saklanıyor mu? Bazıları da tanrı bizden korkuyor mu? diye sorarlar. Kaçık tanrının nereye gittiğini size söyleyeceğim, der; siz ve ben onu öldürdük, biz onun katilleriyiz, der. Besbelli Nietzsche burada nihilizmi ilan etmektedir çünkü tanrının ölümüyle hiç bir ilahi adalet, tanrısal inayet ve moralite artık yoktur. Başka bir deyişle, tanrının ölümü şimdiye kadarki batı kültüründe egemen olan değerlerin, moralin vs…nin artık geçerliliğini yitirdiğidir. Yine aynı eser 5. Kitapta, “biz korkusuzlar” kısmında, en büyük olay olan tanrının ölümünün şimdiden Avrupa üzerine ilk gölgelerini düşürdüğünü söyler Nietzsche. Tabi ki bu gölge yani şüphe tüm Avrupa moralitesi üzerine düşer. Tanrının ölmesiyle, kişi Hıristiyan moralitesinin getirdiği fayda ve avantajlardan artık yararlanamayacaktır; elbette bu da kişi üzerinde büyük bir çöküntüye yol açar.

Eğer yanılmıyorsam Nietzsche yukarıda söylediklerinin temeli üzerine The Will to Power’da, Avrupa nihilizmine bakar. Nedir nihilizm? O en yüksek değerlerin değerini yitirmesidir. İnsan hayatındâ bir zamanlar bir anlam ve amaç olduğuna olan inanç artık kaybolmuştur. Değersizlik, anlamsızlık fikri, birlik hedef, gerçek vb… kavramlarla varlığın genel özelliğinin anlaşılamayacağının kavranmasıyla doğmuştur. Bu kategorilerle dünyaya değerler yansıtıyorduk, bunları geri çekince evrenin değersiz olduğunu gördük. İşte dünyanın değerini, böyle uydurulmuş bir dünyanın kategorileriyle ölçünce, aklın kategorilerine olan inanç nihilizme yol açmaktadır. Kişi yaşamın, her şeyin bir hedefe doğru gittiğinin bir yanılma olduğunu gördüğünde, yani gerçekte var olmayan anlamlar aradığının farkına vardığında hayat tüm anlam ve önemini yitirir. Bu psikolojik bir durum olarak nihilizmin ilk biçimidir. Dünyada olup biten her şeyin sistematik bir birlik içerisinde olup bittiğine olan inanç da, gerçekten böyle bir birliğin olmadığı görüldüğünde yıkılmıştır. Bu da insanda yalnızlık ve güvensizlik duygularına yol açmıştır. Kısaca özetlenen nihilizmin bu iki biçimi dünyadaki olup bitende bir birlik ve amaçlılık aramanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Tanrıya, birliğe ve hedefe olan inancın çökmesi, doğal olarak, bu oluş dünyasının da bir aldanma olarak görülmesine yol açtı; yani artık hayatın anlamı ve önemi kalmadı.

Nietzsche buradan aktif ve pasif nihilizmden söz etmeye geçer. Kişi, anlam ve değerin olmadığı yerde anlam ve değer arayıp bulamayınca; yanlış bir genelleştirmeyle hiç bir şeyin anlamı ve değeri olmadığı sonucuna vardı. Bunun nedeni, kişinin gücünün eksikliği; ruhun gücünün azalmasıdır ve bu pasif nihilizm olarak adlandırılır. Aktif nihilizm ruhun gücünün artmasıdır yaratıcı olacak kişilerin, kendi kendileriyle hesaplaşma, iyileşme dönemleridir, bu nihilizm.

Şimdi de kısaca nihilizmle ilgisinde Nietzsche’nin Hıristiyanlığa bakışını ele alalım. Ona göre, Hıristiyan moralitesi ve bunun üstüne kurulan modern ruh, hayatın çöküşü üzerine yükselirler; dolayısıyla Hıristiyanlığın ilkeleri hayata düşmandır The Antichrist 15. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığın dünyası tamamıyla hayali bir dünyadır, der. Ne Hıristiyanlık moralinin ne de dininin gerçeklikte herhangi bir bağı vardır. Hıristiyanlığın en temel varlık ve kavramları olan tanrı, ruh, öte dünya, günah vb… gibi şeyler hayalidirler ve gerçek(lik)ten acı çekenlerin ve yaşamları istedikleri şekilde gitmeyenlerin uydurdukları şeylerdir. Nietzsche Hıristiyanlıkta decadence ve nihilizmin asli özellikleri olan hayatın çöküşü ve zayıflatılmasını görür. Yine aynı eser 7. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığı acımanın dini olarak adlandırır; ancak ona göre, acıma dininin temelinde hayatı inkâr vardır. Aslında hayatın özü, büyüme, kuvvet kazanma; yani güçtür. Nietzsche Hıristiyanlığa kayıtsız şartsız hayır demektedir çünkü Hıristiyanlık başından beri hayattan yüz çevirmiştir ve bu yüzden de temelinden nihilistik hale gelmiştir.

Birkaç cümleyle özetlersek, nihilizm en yüce değerlerin değerini yitirmesi, dolayısıyla tanrının ölmüş olmasıdır. Tüm eski değerler yıkılmış ve otorite de yok olmuş olduğu için insanın eylemesi, yapıp etmesi ve bilmesi için artık hiç bir sınır kalmamıştır.

Nietzsche’nin nihilizm ve decadence’a ilişkin söylem ve tespitlerini pek çok yazar, özellikle kendilerini postmodern olarak niteleyenler, kendilerine dayanak ve temel yapmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Örneğin Gianni Vattimo’ya göre, felsefi postmodernite Nietzsche’nin “tarihin yaşam için yarar ve zararları” adlı çalışmasıyla birlikte doğmuştur. Ona göre Nietzsche bu eserde, 19. Yüzyıl insanını yiyip bitiren aşın tarih bilinci problemini saptar. Bu aşın tarih bilinci, insanlığı yepyeni bir tarih üretmekten alıkoymaktadır. Böyle olunca tabi ki 19. Yüzyıl Avrupa uygarlığı kendine özgü bir stil geliştiremiyor. Nietzsche bunu tarih hastalığı olarak belirtir. Tarih hastalığı Vattimonun yorumuna göre bir decadence olarak modernite problemidir.

Kendilerine postmodern yazarlar ve düşünürler diyenler nasıl ve niçin Nietzsche’yi ve onun yazdıklarını kendilerine dayanak yapıyorlar ve modernite adı altında bu yazarlar neye eleştiri getiriyorlar bunları açıkça görmek için Prof. I. Kuçuradi’nin bu konuda söylediklerine bakarak bunları izah etmeye çalışalım.

Prof. Kuçuradi’ye göre, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kalkınma politikalarıyla çıkmaza sokulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Kimliğini arayan bu arada tek ve bir olmaya çalışan bir Avrupa görüyoruz. Milliyetçilik artıyor ve devletler daha küçük devletlere ayrılıyor. İnsanların öldürüldüğü, küçük savaşların patlak verdiği bir orta doğu görüyoruz. İşte tüm bunların içinde olup bittiği çağımız bazı düşünürler tarafından postmodern olarak adlandırılıyor.

Postmodernizmin modernite adı altında neyi eleştirdiğine daha yakından bakalım. Modern teriminin relatifi, antik, geleneksel, klasik vb…dirler. Modern terimi bu anlamda bir şeyi yapıp etmenin en son yolunu ifade eder. Batı çevrelerinde ya da batı kültürlerinde modern terimi; çeşitli insan etkinlikleri ve onların ürünlerinde ortaya çıkan özelliklerin bütününü ifade eder görünüyor. Bu ya da şu etkinliği yaparken ve ürünler ortaya koyarken içinde bu özelliklerin görüldüğü dönem modern olarak adlandırılıyor. Sonuçta, batı çevrelerinde üzerine tartışılan modernite terimi geçmişle bağını koparmasıyla belirlenen içinde belirli bir dünya görüşünün hakim olduğu tarihsel bir dönemi ifade ediyor gibi görünüyor. Batıda devam eden modernite tartışması bir dünya görüşü olarak modernite hakkındaki -hangi dünya görüşü olduğu açık olmamasına rağmen- pozitif değer yargısına karşı bir tepki göstermektir.

Modernite adı altında postmodernizmin hangi dünya görüşünü eleştirdiğini saptayabilmek için Prof. Kuçuradi’ye göre tarihsel bir dönem olarak modernitenin ne olduğunu açığa kavuşturmamız gerekir. Ortaçağlardaki hakim insan kâvramı ve dünya görüşünden kopmak olarak düşünülen

Niye sık sık aydınlanma ile eş tutulmuştur, ama şeyleri metafizik olmayan yolla temellendirme ve açıklama olarak anlaşılan rasyonalite ile değil. Bu da batı rasyonalitesi ile eşleştirilmiştir; yani şeyleri açıklama ve temellendirme de muhtemelen metafizik olmayan özel bir yaklaşım. İşte postmodernizmin eleştirdiği modernizm bu yaklaşımla eşleştirilmiş gibi gözüküyor. Bunu daha iyi görebilmek için açık bir aydınlanma kavramına ihtiyâcımız var, Prof. Kuçuradi’ye göre.

Aydınlanma nedir? Sorusuna Kant 1784′de şu cevabı verir: kişinin kendisinin düştüğü erginsizlik durumundan yine kendi aklını kullanarak kurtulmasıdır. Burada görüyoruz ki aydınlanma belli bir yaklaşım ya da görüş olarak düşünülmüyor; herhangi bir konuda bireyin kendi aklını kullanma cesareti ve kapasitesini ifade ediyor, özellikle dini konularda. Kant’ ın aydınlanma kavramı ile Comte pozitivizminin ve Hegel’in akıl kavramıyla belirlenmiş gözüken batı rasyonalitesinin bir ilgisi yoktur. Öte yandan tarihsel bir dönem olarak modernite tüm bu saydığımız görüşleri içerir. Ancak günümüzde hakim felsefeler olan pragmatizm ve marksizmin arkasında aydınlanma değil yukarıda anlatıldığı şekliyle batı rasyonalitesi vardır. Pragmatizmin ve marksizmin ana özellikleri onların plüralist ve pozitivist olmalarıdır. Ayrıca her ikisi de metafizik karşıtı bilimsel dünya görüşünü, aynı pozitivistik insan görüşünü ve her şeye izin vardır meta-ilkesini paylaşırlar. Örneğin, pragmatizmde faydalı olana götüren her şeye izin vardır; marksizmde sınıfsız topluma götüren her şeye izin vardır.

Modernite tartışması bilimsel dünya görüşü ile yakından ilgili olduğu için buna daha yakından bakalım. Viyana çevresinin 1929′da yazılan manifestosunda özetle şunlar denmektedir. Bilimsel dünya görüşü ilkin deneyci ve pozitivisttir; sadece deneyden gelen bilgi vardır. İkinci olarak, bunların mantıksal analiz adı verilen belli bir metotları vardır. İşte pragmatizm ve marksizmin arkasında gördüğümüz rasyonel dünya görüşü budur; yani bu bilimsel denen dünya görüşü rasyonalite ve batı rasyonalitesiyle eş kılınıyor. Ancak, Avrupa düşünce tarihinde bir dönem olan modernitede başka dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşünden kopmayı sağlayan, insan hakları, laiklik, insan olmanın onuru idesi vb… şeylerle ortaya çıkan aydınlanma da vardır. İşte bilimsel dünya görüşünün hakim olmasıyla bilginin nesnesi kaybolmuş ve plüralizm bir çare olarak düşünülmüştür. İnsan etkinliğinin çeşitli alanlarında bilginin nesnesini yitirmesinin bir sonucu olarak modernite eleştirisi adı altında, aydınlanmanın getirdiği ilke ve fikirler de eleştirilip, reddedilmekte ve tüm kültürlere eşit saygı gösterme modası yayılmaktadır.

Bir kaç cümleyle ifade edecek olursak, kendilerine postmodern diyen yazarlar Nietzsche’nin yaptığını, kendi yazılarında yaptıklarını düşünüyorlar ya da iddia ediyorlar, ama yaptıkları aslında Prof. Kuçuradi’nin makalesinde gördüğümüz gibi pozitivist dünya görüşünü sorgulamaktır. Modernite, aydınlanma ve rasyonel olmak ile eşleştiriliyor; bunu yaparken modernite kafalarında açık olmadığı için, neo-pozitivizmi eleştirirken (bu yaptıkları yerinde bir eleştiridir) aydınlanmanın getirdiği fikirleri de eleştiriyorlar. Nietzsche modern insan, modernite vb… derken çağ olarak modernitenin insanını kastetmiyor, 19. Yüzyıl Avrupa insan tipini kastediyor; decadence insan tipi yani, en son moda olan insan (bu bizim ülkemizdeki bir çıkan veya menfaati olmadan parmağını bile oynatmayan bazı kamu görevlileri ve insanları akla getiriyor). Dolayısıyla postmodernlerin göndermede bulundukları modern (westem), Nietzsche’nin modern kavramından çok farklıdır ve tarihsel bir döneme karşılık gelir.

Şimdi gönül rahatlığıyla bazı postmodern yazarların Nietzsche’yi kendilerine nasıl dayanak yaptıklarına bakıp, onları değerlendirebiliriz.

Comel West’e göre, Nietzsche batıdaki postmodern düşüncenin merkezinde önemli bir yere sahiptir. Onun aforistik yazım stili postmodern filozofları etkilemiştir; bunlar arasında Wittgenstein, Quine ve Rorty sayılabilir.

David Hoy’a göre, sorun Nietzsche’nin 1889′da çıldırdığında, 19. Yüzyılda alternatif bir felsefe görüşünün ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Nietzsche bize parçalar halinde ve aforizmalarla yazılmış felsefi eserler bırakarak, Kant ve öteki modemlerin modelinden çok farklı bir felsefe modeli sağlar; bu yüzden biz onu postmodern olarak adlandırırız.

Robert Solomon’a göre, eğer postmodernizmin bir başlangıcı varsa bunu Alman filozofu Nietzsche’nin eserlerinde bulmak mümkündür. 1900′de Nietzsche’nin ölümünden sonra özellikle kendilerine postmodern diyen akademisyen, edebiyatçı ve tarihçi, onun parçalar halinde ve aforizmatik yazı stilinden etkilenmişlerdir. Hem Nietzsche de kendisini zaten zamana aykırı (untimely) olarak adlandırmış ve felsefesini moderniteye bir saldırı olarak belirtmiştir.

Nietzsche’nin kitapları kanımca okunması kolay ama anlaşılması en zor olanlardır. Bunun yanında, onu yanlış anlamak maalesef çok kolay; bunun yukarıdaki iddialarda da gördüğümüz gibi onun yazma stili ve felsefi metoduyla ilgisi var. Nietzsche’nin metoduna baktığımızda içlerinde çekirdek halde pek çok fikir taşıyan aforizmalar ve fragmentler görürüz. Elbette ki bunların niye böyle yazıldığını ve Nietzsche’nin bunlarla gerçekten ne söylemek istediğini anlamak istemeyen postmodernler, işlerine gelen, kendilerine uygun cümleleri bu metinlerin içinden çekip alıyorlar istedikleri gibi de kullanıyorlar.

Human all too Human’da özetle şunları der Nietzsche: insanların çoğu uzun akıl yürütmelere dayanan argümanlardan çok, kesin ve güvenilir savlardan etkileniyorlar. Dahası, ona göre bütün bir felsefedense, tamamlanmamış bir fikri sunmak bazen daha etkilidir.

Twilights of the Idols’da “skirmishes” bölümünde Nietzsche özetle şöyle der: başkalarının koca bir kitapta söylediğini, hatta başkalarının koca bir kitapta söyleyemediğini, on cümleyle söylemektir onun istediği. Yine aynı eserde, l. bölüm, 26. Aforizmada, Nietzsche tüm sistematikçilere güvensizliğim var, onlardan sakınıyorum, der.

Gördüğümüz gibi Nietzsche eserlerinin çoğunda neden aforizmalar ve fragmentler kullandığını, eğer dikkatli okunursa, yine kendisi izah ediyor: Bundan başka sanırım şunları da söyleyebiliriz: aforizmalar ve fragmentler okuyucunun zihnini, metinde çekirdek halde bulunan fikri açığa kavuşturmak için, motive eder çünkü onların kendilerine özgü ilgi çeken yanlan vardır. Bir de şu var; Nietzsche’nin sağlığının ne durumda olduğu herkesçe bilinen bir şey, belki de sağlığının kötü olması nedeniyle uzun uzun yazmak yerine, fikirlerini aforizma ve fragmentlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Tabi onun çok iyi bir filolog olduğunu da unutmamak gerekir. Merak ediyorum, postmodernler neden Monteign’i, Denemeler’in yazarı Monteign’i, kendilerine dayanak yapmıyorlar anlamıyorum. O da eserinde fragmentler ve aforizmalar kullanıyor.

Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduğunu ileri sürenler, onun felsefesinin plüralist olduğunu da ileri sürüyorlar. Onlara göre Nietzsche, moderniteden dogmatik evrenselciliği yüzünden haz etmemiş ve özellikle perspektivizm görüşünü ileri sürerek, kendisini plüralist olarak tanımlamıştır. Kanımca Nietzsche’nin perspektivizmini tam anlamadıkları ve onun yazılarını bütün olarak okumadıkları için onu plüralist yapıyorlar. Onun perspektivizmi plüralizmden çok farklı ve önemli bir görüştür. En iyisi Nietzsche’ye plüralist diyenlerin yazdıklarından hareket edelim. Cornel West’e göre, Nietzsche’den alıntılanan aşağıdaki pasaj, Quine’ın pragmatizminin dolayısıyla da plüralizmin bir habercisidir.

Dünyanın değeri onu yorumlamamızda yatar. Önceki yorumlamalar kendileri aracılığı ile yaşamımızı sürdürebildiğimiz perspektif değer vermelerdir. Yani, gücü istemede, gücün artması için her güçlenme ve gücün artması yeni perspektifler ve yeni ufuklara inanıma yol açar -bu fikir benim yazılarıma nüfuz eder- İlgili olduğumuz dünya sahtedir, yani bir olgu değil, bir kurmacadır. O akış içerisindedir, oluş içerisinde olan bir şey gibi bir yanlışlık olarak daima değişiyor, ancak hakikate asla yakın olamıyor; çünkü hakikat yoktur.

Bu pasaj Nietzsche’nin perspektivizm görüşünü en açık şekilde görebildiğimiz pasajlardan bir tanesidir. Bay West nasıl olur da bunu plüralizme dayanak yapar anlaşılır değildir. Aslında Nietzsche’nin burada yaptığı hakikat (doğruluk) sorununa dikkatimizi çekmektir; bunu yaparken de tüm hakikat iddialarının perspektifli olduğunu ileri sürer.

Maalesef Nietzsche’de sistematik olarak işlenmiş bir doğruluk teorisi olmadığı için o hep yanlış anlaşılıyor.

Nietzsche’ye göre bilmek demek, birisinin bilinen bir şeyle ilişkiye girmesi demektir. Yine ona göre, zihin pasif değildir; o yaratıcı bir güçtür; bir ayna gibi şeyleri yansıtmaz; kısmen de olsa zihin bildiği şeyi yaratır. Doğruluk onun için keşfedilecek ya da bulunacak bir şey değil, yaratılacak olan bir şeydir. Yani, hakikatlerimiz kısaca bizim ürünümüz olan şeylerdir. Nietzsche için doğruluktan bahsetmek, hakikatlerden bahsetmektir. Pek çok sayıda göz olduğu için pek çok sayıda da hakikat vardır; sonuç olarak hakikat yoktur. Bu bizi onun yorumlama anlayışına getirir. O yalnızca olgular vardır diyen pozitivizme karşı, hayır! Olgular yalnızca, yorumlamalardır, diyor. Postmodernler özellikle onun bu savını plüralizme çekiyorlar.

On the Geneology of Morals’da Nietzsche şunları yazar: “yalnızca perspektifli bir görme vardır, yalnızca perspektifli bir bilme vardır.” Yani bütün bilgimiz perspektiflidir. Yine aynı yerde Nietzsche özetle şunları söylemektedir: tehlikeli ve eski bir uydurma olan zamansız bilen özneye karşı tetikte olalım; saf akıl, mutlak ruh, kendinde bilgi gibi çelişkili kavramlara karşı tetikte olalım. Bu alıntılara dayanarak, Nietzsche’yi plüralist yapanlara karşı şöyle savunmak belki olanaklı olabilir. Nietzsche bu yazdıklarıyla görme ve bilme arasında bir analoji kuruyor biz aynı görmede olduğu gibi biliyoruz, yani bilme açısından perspektiflilik objenin görünüşünü etkileyen bilenle ilgili bir şey. Algılarımız perspektifli olduğu için hakikatler aldanmalardır çünkü onlar kendinde şeye karşılık gelmezler. Nietzsche’nin perspektivizmi aslında kendi şeylerin bilgisini elde edebileceğimiz iddialarını çürütmek ve onlardan kaçınmak için ileri sürülmüştür; dolayısıyla plüralizm ile hiç bir ilgisi yoktur. Kendinde şeylerin bilgisini elde etmek, nesnelere, olana bitene hiç bir perspektiften bakmamakla aynı anlama gelir. Kısaca Nietzsche’ye göre, çeşitli perspektiflerle yorumlama dışında bir şeyi bilmenin yolu yok. Prof. Kuçuradi’ye göre de, Nietzsche’nin perspektivizmi kendinde varlığı kabul edenlere karşıdır, insan realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, belli bir açının kaçınılmazlığıdır dile getirilmek istenen. Bu insan problemlerinin hep yeniden ele alınabileceği, her ele alınışta da yeni doğru bir şeyin kavranabileceği demektir. Demek ki hakikat için kapasitemiz sınırlı, yani bir insanın bilebileceğinden çok hakikat var; bu yüzden farklı ilgisi ve merakı olan insanlar ortaya farklı doğrular koyacaklardır, o zaman ilgilerimiz nereye bakacağımızda ve ne göreceğimizde belirleyici oluyorlar. Ayrıca bilgimizin perspektifli olması demek, bilmemizin ve bilme yetilerimizin üzerindeki sınırların kalkması demektir.

Yine On the Geneology of Morals’da Nietzsche özetle şöyle der: belli insan tiplerine uygun, onlar için faydalı ve mantıklı moraller vardır. Hıristiyanlığın en büyük hatalarından birisi kendi moral sisteminin evrensel olduğunu kabul etmesidir.

Aslında Hıristiyan morali, belli türden insanlar için uygundur, yani zayıflar için. Buradan hareket edersek, Nietzsche hakikat yoktur demiyor aslında, dediği şu: her bir tip için uygun gelen bir doğru (hakikat) vardır, her görüşün kendine uygun taraftarı vardır. Demek ki her tipe uygun perspektifler vardır, fakat problem eğer herhangi bir tip kendi perspektifinin tek doğru olduğunu iddia ettiğinde ortaya çıkıyor. Nietzsche hakikat yoktur, yorumlamalar vardır vb. .. şeyleri ileri sürerken, dünyanın nesnel, değişmez, hep kalan bir yapısı olmadığını da dile getiriyor bence; dolayısıyla değişmez, sabit kalan moral, hakikat ve bilgi yoktur, yalnızca perspektifli bilme ve görme, yani yorumlar vardır.

Son tahlilde, Nietzsche’nin perspektivizminden postmodernlerin iddia ettikleri gibi plüralizm ideali çıkmıyor, çünkü o ebedi doğruları, Hıristiyanları, kendi moral sistemlerinin evrensel ve tek doğru olduğunu iddia edenleri vb… şeyleri eleştiriyor ve perspektivizmini bunlara karşı bir önlem olarak getiriyor.

Sonuç olarak, Nietzsche’nin eserlerini bir bütün olarak, hatta tarihsel sırayla okumazsak, postmodernlerin asılsızca ve temelsizce iddia ettikleri gibi, onu postmodern, plüralist ve hatta nihilist bile yapabiliriz. Bana öyle geliyor ki, Nietzsche’nin yazma stili, kullandığı metot ve fikirlerinin içinde yaşadığı çağı aşması, ve hatta günümüzde bile onun doğru anlaşılamamasının nedeni, onun çok iyi bir filolog ve antik Yunan kültürünün bir öğrencisi olmasındandır. Demek ki kendilerine postmodern diyenler Nietzsche’yi iyi okuyup anlasalardı, onun yazdıklarının kendilerine de bir uyarı olduğunu anlarlardı. Nietzsche kendi ortaya koyduğu fikir ve bilgilerin değişmez, mutlak doğrular olmadığını biliyor ama yaptıklarıyla bize şunu göstermeye çalışıyor sanırım: tüm bunlar yaratmaya, düşünmeye ve ortaya yeni bir şeyler koymaya engel değildir; onu postmodern, plüralist vs… yapmak yerine; onun yaptığı gibi bağımsız düşünüp, özgürce yaratarak yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışmalıyız

102


Sorunlu Çakralarınızı Bulunuz

Yazan: admin Tarih: Eki 11th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji
Uygulama: Sorunlu Chakranızı Bulun

——————————————————————————–

Sorunlu Chakranızı Bulun

Aşağıdaki testi yanıtlarken size en fazla uyan şıkka evet deyin. Aynı anda iki tane şık uyabilir ama en fazla sorunu olan chakrayı test ettiğimiz için en fazla uyan şıkkı seçmelisiniz. Yanıtlarınızı not edin. Daha sonra aşağıda testin sonucunu okuyabilirsiniz.

1

A)Geleceğiminle ilgili düşünceler beni endişelendiriyor ve önümü göremiyorum.
B)Yaşantımda kısıtlılık var,sürekli aynı sorunlara takılıyorum.
C)Yaşamda hedeflerime ulaşmakta her zaman zorlandım
D)Duygusal hayatımda hep sorunlar vardır.
E) Düşücelerime ifade etmekte zorlanırım.
F)Gözümün gördüğünden başkasına inanmam.
G)Kendimi herşeyden kopuk hissediyorum.

2

A) Kemik,diş,bağırsak,bacak sorunları ile ilgili hastalıklarım oldu.
B) Üreme organları,böbrekler,lenfler ile ilgili sorunlarım oldu.
C) Mide,karaciğer,dalak sorunlarım oldu ya da şeker hastasıyım.
D) Kalp,kan sorunlarım oldu
E) Boğaz,tiroid,nodül gibi sorunlarım oldu.
F) Psikolojik sorunlarım oldu
G) Migren,baş ağrısı,beyin hastalıkları gibi sorunlarım oldu.

3

A) Beni en çok kızgınlık duygularım,eleştiriciliğim ve güvensizlik duygularım rahatsız ediyor.
B) Beni en çok suçluluk duygularım,takıntılarım,alınganlığım ve eylem geçmekteki zorluğum rahatsız ediyor.
C) Beni en çok korkularım, bağımlılıklarım, duygusal yapımdaki dengesizlikler ve affedemediğim olaylar rahatsız ediyor.
D) Beni en çok iletişimlerdeki sorunlarım,konsantrasyon sorunum, isteklerimi anlatamamam ve hayır demeyi bilmemem rahatsız ediyor.
E) Beni en çok zihinsel karmaşalarım,bunalımlarım,mutlu olmayı başaramamam ve esnek olmayı bilmemem rahatsız ediyor.
F) Beni en çok huzursuzluğum,umutsuzluğum,kendimi değerli bulmamam ve yaşamımdaki dengesizlikler rahatsız ediyor.

4

A) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman öz güvenim azalır ve enerjimin tükendiğini hissederim.
B) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman kendimi suçlarım ve duygularım çok olumsuz etkilenir.
C) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman hırslanırım ve bu zorlukları oluşturanlara öfke duyarım.
C) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman korku duyarım ve çevreme karşı uyumsuz olurum.
D) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman sorun yokmuş gibi davranırım ve sorunu görmezden gelmeye çalışırım.
E) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman zihnim karışır ve bol bol uyumak isterim.
F) Yaşamımda zorluklar olduğu zaman acı çekerim ve kendimi yalnız hissederim.

5

A) Kırmızı rengi fazla sevmem.
B) Turuncu rengi fazla sevmem.
C) Sarı rengi fazla sevmem.
D) Yeşil rengi fazla sevmem.
E) Mavi rengi fazla sevmem.
F) Lacivert fazla hiç sevmem.
G) Mor rengi fazla sevmem.

6

A) Kendime ve yaşama daha çok güvenmek isterdim.
B) Daha ön yargısız bir insan olmak isterdim.
C) Daha cesur olmak isterdim.
D) Beni üzen insanları ve olayları daha kolay unutmak isterdim.
E) İçimden geçenleri ve hislerimi daha kolay ifade etmek isterdim.
F) Sezgilerimin daha güçlü olmasını isterdim.
G) Gerçek potansiyelimi kullanmak ve daha pozitif bir insan olmak isterdim.

7

A) Beni en çok rahatlatan şey doğada yürüyüş yapmaktır.
B) Beni en çok rahatlatan şey banyo yapmak,denize ya da havuza girmektir.
C) Beni en çok rahatlatan şey kitap okumaktır.
D) Beni en çok rahatlatan şey sevdiğim insanlarla bir arada olmaktır.
E) Beni en çok rahatlatan şey müzik dinlemektir.
F) Beni en çok rahatlatan şey uyumaktır.
G) Beni en çok rahatlatan şey meditasyon yapmaktır.

8

A) Koku alma duyum çok gelişmemiştir.
B) Tat duyum çok gelişmemiştir.
C) Görme duyum çok gelişmemiştir.
D) Dokunma duyum çok gelişmemiştir.
E) işitme duyum çok gelişmemiştir.
F) Sezgilerim çok gelişmemiştir.
G) Bütünü algılayabilme yetenegim çok gelişmemiştir. Genelde detaylara takılırım.

9

A) Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse sert davranmaktan kaçınmam.
B) Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse o insanı suçlarım ve gerekirse uçlarda davranırım.
C)Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse hırslanırım ve bunu kontrol etmekte zorlanırım.
D)Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse o insanı sevmekten kolaylıkla vazgeçebilirim.
E) Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse çok sert konuşurum.
F) Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse kafam karışır ve kafamı toplamak için kendime zaman tanırım.
G) Biri beni hak etmediğim şekilde üzerse acı duyarım ve sıkıntı duygusu içinde yalnız kalmayı seçerim.

10

A) Yaşamımdaki gerçeklikleri kabullenmeyi en kısa zamanda öğrenmem lazım.
B) Üretken olmayı en kısa zamanda öğrenmem lazım.
C) Kararlı olmayı en kısa zamanda öğrenmem lazım.
D) Hoşgörülü olmayı en kısa zamanda öğrenmem lazım
E) Kendimi en iyi şekilde ifade etmeyi en kısa zamanda öğrenmem lazım.
F) Sezgilerimi kullanmayı en kısa zamanda öğrenmem lazım
G) Gerçek potansiyelimi kullanmayı en kısa zamanda öğrenmem lazım

11

A) İnsanların hareketlerini anlamakta zorlanıyorum.
B) İnsanların duygularını anlamakta zorlanıyorum.
C) İnsanların düşüncelerini anlamakta zorlanıyorum.
D) İnsanların egolarını anlamakta zorlanıyorum.
E) İnsanların inkar etme huylarını anlamakta zorlanıyorum.
F) İnsanların 6.duyu dedikleri şeyi anlamakta zorlanıyorum.
G) İnsanların dinsel inançlarını anlamakta zorlanıyorum.

12

A) Çok et tüketirim.
B) Çok su tüketirim.
C) Çok karbonhidrat tüketirim.
D) Çok sebze tüketirim.
E) Çok meyve tüketirim.
F) Yemek ayırt etmem ama sürekli temiz havaya ihtiyaç duyarım.
G) Yemek ayırt etmem. Hepsinden dengeli tüketirim.

13

A) Sabırsız bir insanım.
B) Çok sakin bir insanım.
C) Eleştirici bir insanım.
D) Kıskanç bir insanım.
E) Telaşlı bir insanım.
F) Endişeli bir insanım.
G) Stresli bir insanım.

14

A) Yaşamımdaki en büyük eksiklik hala kendimi güvenceye alacak yatırımları yapamamış olmamdır.
B) Yaşamımdaki en büyük eksiklik hep aynı sorunları yaşayıp durmam ve hala bunları çözememiş olmamdır.
C) Yaşamımdaki en büyük eksiklik başladığım işleri bitirmekteki başarısızlığımdır.
D) Yaşamımdaki en büyük eksiklik ailevi sorunlarımı aşamamış olmamdır.
E) Yaşamımdaki en büyük eksiklik yaşantımın farklı alanları arasında dengeyi kuramamış olmamdır.
F) Yaşamımdaki en büyük eksiklik psikolojik problemlerimi aşamamış olmamdır.
G) Yaşamımdaki en büyük eksiklik hala ne istediğimi bilmememdir.

15

A) Burcum oğlak ya da boğa
B) Burcum yengeç yada akrep
C) Burcum koç ya da aslan
D) Burcum terazi ya da kova
E) Burcum ikizler ya da başak
F) Burcum yay
G) Burcum balık

ANALİZ

Eğer A şıkkı çoğunlukta ise kök chakranızda sorunlar var.
Eğer B şıkkı çoğunlukta ise sakral chakranızda sorunlar var.
Eğer c şıkkı çoğunlukta ise solar pleksus chakranızda sorunlar var.
Eğer D şıkkı çoğunlukta ise kalp chakranızda sorunlar var.
Eğer E şıkkı çoğunlukta ise boğaz chakranızda sorunlar var.
Eğer F şıkkı çoğunlukta ise üçüncü göz chakranızda sorunlar var.
Eğer G şıkkı şıkkı çoğunlukta ise tepe chakranızda sorunlar var.

Alıntıdır…
Yararlı olacağını düşündüm

———————-

Çakralar
Çakralar. Vücutta 88 000 çakra oldugu kaydedilmistir. Geleneksel olarak Reiki tedavisi uygularken yedi temel çakrayi kullaniriz. Bunlar omurga boyunca yer alirlar ve endokrin sistemi ile yakindan ilgilidirler. Çakralar alici, dönüstürücü ve enerji transfer edici araçlardir. Eterik (göksel) bedende yer alirlar. Üzerlerinde taçyapraklari bulunan borular gibidirler, titresim ne kadar düsükse taç yaprak sayisi o kadar azdir. Örnegin, kök çakrada yalnizca dört taçyaprak varken, taç çakrada bin dolayinda vardir. Bu taç yapraklari enerjilerin aktigi kanallar sistemi olan nadileri temsil eder. Her çakranin merkezinden omurgaya giden bir sap vardir ve bunun içinde her çakrayi onunla ve birbirleriyle birlestiren bir enerji kanali akar. Her çakranin bir önü bir de arkasi vardir. ‘Çakra’ sözcügü ‘Tekerlek’in Sanskritçe’sidir ve çakralar sürekli dönerek döndükleri yöne ve kisinin cinsiyetine bagli olarak enerji alir ya da verirler. Yönler cinsiyetlere göre birbirine terstir ve her çakrada degisiktir. Çakralar tikanir ya da birbirleriyle uyumsuz olursa o zaman bu hem enerji bedenlerini hem de fiziksel bedeni etkiler. Reiki onlari temizleyerek tekrar dengelemeye yardimci olabilir.
Çakralarla ilgili olarak akla gelen pek çok sey vardir ve örnek vermek gerekirse, bunlarin belli baslilari arasinda renkler, elementler, semboller, beden bölümleri ve bezler, astrolojik burçlar, degerli taslar, temel yaglar sayilabilir. Burada yedi çakranin her biri hakkinda biraz bilgi veriyoruz; Reiki ile birlikte kullanildiginda size yardimi olabilir. Hemen belirteyim, her birinizin her çakrayla çok kisisel deneyimler yasayabilirsiniz. Bu yüzden, kendi yorumunuzu yapmak üzere sessizce oturarak onu hissedebilirsiniz, bakalim kendiniz ne kesfedeceksiniz, belki onu görebilirsiniz bile.

Kök çakra
Kök çakranin yeri omurganin dibinde, asagiya dogrudur. Rengi kirmizidir ve toprak elementiyle baglantilidir. Dört yaprakli bir lotus ile simgelenir. Su vücut bölgelerini yönetir: Kemikler, disler, tirnaklar, omurga, anüs, rektum, bagirsak kolonu, prostat bezi, kan ve hücre yapimi. Adrenal bezlerle baglantilidir. Bizi yeryüzüne baglar ve diger çakralar için temeldir, ayni zamanda taç çakra ile karsilikli olarak baglidir. Bu çakra hayatta kalmak ve üreme ile ilgilidir. Eger bu çakra tikaliysa hem fiziksel hem de duygusal enerjiniz düsük olabilir.

Sakral çakra
Bu çakra kasik kemiginin üstü ve göbek deliginin altinda bulunur. Rengi turuncudur ve elementi sudur. Alti yaprakli lotus ile simgelenir. Saglik, keyif ve hastaliklara karsi bagisiklik çakrasidir. Su fiziksel bölgeler ile baglantilidir: Legen kusagi kemikleri, üreme organlari, böbrekler, mesane ile vücut sivilari; örnegin kan, lenf, mide özsulari ve semen. Yumurtalik, prostat bezi ve testis denen erbezleri ile ilgilidir. Bu çakra cinsel enerji ve yaraticilik ile ilgilidir ve bütün hayatin kaynagi kabul edilen su elementi ile baglantilidir. Iliskilerimiz, özellikle karsi cinsle olanlar bu merkezden etkilenir. Bu çakradaki dengesizlikler yumurtalik kistleri, gögüslerdeki yumrular, rahim boynu kanseri, prostat sorunlari, iktidarsizlik gibi vücudun cinsel bölümlerini etkileyen durumlari gösterir.

Solar pleksus çakrasi
Solar pleksus çakrasi göbegin yukarisinda ve kaburgalarin dibinde yer alir. Rengi saridir ve ates elementiyle baglantilidir. On yaprakli bir lotus ile simgelenir. Bu, günesten aldigi gücü, onlari saglikli tutmak üzere diger çakralara ileten çakradir. Bize hem ruhsal hem de fiziksel enerji verir. Su beden bölümleriyle ilgilidir: sirtin alt kismi, abdomen, sindirim sistemi, mide, omurga, safrakesesi ve otonom sinir sistemi. Pankreas ile baglantilidir. Bu merkez baskalarinin titresimlerini algilamamiza yardimci olur ve sirasinda bizimkini de baskalarinin anlayarak tepki verebilmesi için yansitir. Bu çakranin dengesiz olmasi, sürekli etkin olmak ve kendini kanitlamak arzusu ve içinizde huzursuzluk hissi yaratir.

Kalp çakrasi
Kalp çakrasi, kalp üzerinde bulunur. Rengi yesil veya bazen pembe ve altin rengidir. Elementi havadir. On iki yaprakli bir lotus ile simgelenir. Su vücut bölgeleriyle baglantilidir: Kalp, sirtin üst kismi, akcigerlerin alt bölümü, kan ve dolasim ile cilt. Baglantili oldugu bez, bagisiklik sistemini uyarip kuvvetlendirmeye yardimci olan timüstür. Bu, vücudun merkezindeki çakradir; fiziksel olanla yakindan ilgili ve daha düsük titresimli çakralar ile dogasi daha ruhsal, daha yüksek titresimli çakralar arasinda bir köprü olusturur. Bu çakra kayitsiz sartsiz ask, iliski, kabul etme, dönüsüm, güçlü iyilesme ile ilgilidir. Iyi islemiyorsa yumusak duygular rahatsizlik duyabilir ve baskalarindan bir sey kabul etmekte zorluk çekebilirsiniz.

Bogaz çakrasi
Bogaz çakrasi bogazda bulunur. Rengi açik mavi ya da gümüstür. Elementi havadir. 16 yaprakli lotus ile simgelenir. Boyun, bogaz ve çene, kulaklar, ses, soluk borusu, bronslar, akcigerlerin üst bölümü, yemek borusu ve kollar ile ilgilidir. Bagli olan bez büyümede, kalsiyum düzeyinin dengelenmesinde ve yiyeceklerin enerjiye dönüstürülme hizinda önemli bir rol oynayan tiroittir. Tahmin edebileceginiz gibi, bu merkez yaraticilik, kendini ifade ve iletisim ile ilgilidir. Bu çakranin kötü isleyisi kendi içinizde iletisimin zayiflamasina neden olabilir; örnegin, beden ile zihin arasindaki iletisimin zayiflamasi sonucunda, düsüncesizce hareketler sergilenebilir. Kekeleme de ortaya çikabilir ve ifade hissiz, soguk, kaba hale gelebilir. Kendini ifade edememe korkusu da görülebilir.

Üçüncü göz ya da alin çakrasi
Üçüncü göz ya da alin çakrasi, kaslarin arasinda, burnun üzerinde bulunur. Rengi mordur ve 96 yaprakli lotus ile simgelenir. Yüz, gözler, kulaklar, burun, sinüsler, beyincik ve merkezi sinir sistemi ile ilgilidir. Ona bagli olan bez, endokrin sistemdeki diger bezleri dengeleyen yönetici bez olan hipofizdir. Bu merkez sezgi, ruhsal farkindalik ve yüksek zihinsel güçlerin, hafizamizin merkezidir. Burasi, düsüncelerimizin madde halinde ortaya çikabildigi, dis dünyamizda zihnimizi kullanarak degisimler yapabildigimiz yerdir. Bu çakra uyumlu çalismadiginda, zihinsel özellikler, mantik ve idrakin hepsinin akil tarafindan süzülmesine fazla önem vermekle birlikte, çok önemli olma hissi verir. Ayni zamanda, kafa karisikligi hali de getirebilir.

Taç çakra
Taç çakra basin ortasinda, tepede yer alir. Renkleri mor, çivit mavisi, beyaz ve altin rengidir. 1.000 yaprakli lotus ile simgelenir. Beyin ve epifiz beziyle baglantilidir. Bu, yedi çakra içinde en yüksek titresime sahip olanidir, insan mükemmeliyetinin en üst noktasini temsil eder, ruhumuzun oldugu yerdir. Buraya kozmik isinlarla ve tabii ki Reiki ile baglaniriz. Bu çakra sayesinde her seyle bütünlesebilirsiniz. Eger bu merkezimiz açik degilse, o zaman kendimizi ayri düsmüs ve bölünmüs hissederiz, aci duyariz. Doga ve güzel seylerle zaman geçirmek bu çakrayi gelistirir.

Tamamen aLıntıdır.!

108


Pandeizm

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Felsefe&Parapsikoloji

Pandeizm: Panteizmin deistik formudur; Deizmin panteistik formudur.

Deizm (tanrıcılık), 17inci ve 18inci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletlerinde belirginleşmiş dini 1 felsefedir.

Panteizm veya Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı bi şekilde kabul eden felsefî görüştür. Panteizmde, pan-enteizmden (kamusaltanrıcılık) değişik bi şekilde herşeyi tanrının 1 parçası bi şekilde kabul edilir, tanrı bütün şeydir ve bütün şey tanrıdır. Panteizme göre Tanrının evrenden ayrı ve bağımsız 1 varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında bulunur. bütün şey Tanrıdır.

Deistler genelde doğaüstü olayları (kehanet veyahutta mucizeler) ,yaradanın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış bütün dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal Dünyanın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doğrultuda da; varolan tek 1 tanrının veya üstün varlığı kabul ederler.

Deizm sözcük anlamı olarak; tanrıdan gelmiştir; Latince deus kelimesini kullanır; bütün Türkçesi birlikte Tanrıcılıkdır.

Johannes Scottus Erigena, fikir ve eserleriyle Antik Yunan felsefesini ve yepyeni Platoncu felsefeyi Hıristiyan inancıyla bağdaştırmaya çalışmış olan İskoç Ortaçağ düşünürü.

Alıntıdır.

116