E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

'Genel Kültür' kategorisi icin arsiv

Kütüphanenin Önemi

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

Kütüphane, belli bir sisteme göre düzenlenen kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı, okuyucu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu yer. Farsçada ev manasına gelen hane ile Arapçada kitaplar manasına gelen kütüb kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen kitaplar evi isim tamlamasındaki tamlama i’sinin düşmesi ve kelimelerin yer değiştirerek birleşmesinden meydana gelmiş, Kütüphane şeklinde söylenen birleşik bir isimdir. Günümüzde yeni bilimsel materyallerin çeşitlenip çoğalması neticesinde ortaya çıkan, süreli yayın, grafik, sesli ve görüntülü yayınların meydana getirdiği koleksiyonlardan meydana gelen kütüphaneler de bulunmaktadır.

Bir fikir gayretinin sonucu olarak yazılmış eserleri korumak, toplamak, organize etmek, onları insanların faydalanmasına hazır hale getirmek için kurulmuş olan kütüphaneler, yapılmış ve yapılacak olan bilimsel araştırmaları, zamanımızda ve gelecekteki araştırıcıların yararına en ucuz en çabuk ve kolay şekilde sunulmasını sağlar. Kütüphaneler eğitim ve öğretime de yardımcı olurlar.

İlkokuldan üniversite bitinceye kadar çeşitli okullarda okuyan öğrenciler, öğrencilerin yetişmesinde emek sarf eden öğretmenler,bilimsel ve teknik gelişmeleri takib eden kimseler de kütüphanelerden faydalanmaktadır.

Tarihçe [değiştir]

Asur, Babil ve Hitit medeniyetlerinden günümüze ulaşan ve yazı yazmak için kullanılan kil tabletler çok eski devirlerdeki kitap ve kütüphanecilikle ilgili bilgi vermektedir. Kütüphaneyle ilgili olarak yapılan araştırmalar ve kazılarda elde edilen bilgiler M.Ö. 2400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Asur Devleti Hükümdarı Asurbanipal tarafından M.Ö. 625 yılında kurulan Ninova Kütüphanesi bilinen en eski kütüphanedir. Yapılan kazılar neticesinde elde edilen ve bu kütüphanede bulunan çivi yazısıyla yazılmış kil tabletlerden 20.000 kadarı bugün İngiltere’deki British Museum koleksiyonları arasında yer almaktadır. Son zamanlarda Irak‘ta yapılan kazılar, Nippur civarında Milattan 3000 sene öncesine ait olduğu tahmin edilen zengin bir kütüphanenin enkazını ortaya çıkarmıştır. Mısır Hükümdarı S.Ptolemeus tarafından M.Ö. 3. yüzyılın ilk yarısında kurulmuş olan İskenderiye Kütüphanesi devrinin en büyük kütüphanesidir. Bu kütüphanede 700.000′e yakın papirüs tomarıyla porşömen bulunuyordu. Sezar‘ın M.Ö. 47′de İskenderiye’yi işgali sırasında büyük ölçüde zarar gören kütüphane M.S. 391 senesinde Mısır piskoposunun emriyle tamamen ortadan kaldırılmıştır. M.Ö. 165′te kurulmuş olan Pergamon (Bergama) Kütüphanesi, Roma‘daki Bibliotheca Ulphia ve M.S. 355′te Büyük Konstantin (Constantinus I.)in İstanbul’da kurduğu imparatorluk kütüphaneleri ilk çağların önemli kütüphaneleri arasında yer almaktadır. Ortaçağ‘da manastırlarda kitap sayısı 1000′i geçmeyen küçük kütüphaneler kuruldu.

Daha önce Çinliler tarafından keşfedilen matbaa, Türkler ve Müslüman Araplar tarafından geliştirilerek kullanıldı.

Abbasiler döneminde Bağdat’ta “Beytü’l-Hikme” adında Dünyanın en büyük kütüphanesi kuruldu. İçerisinde 1.000.000 ‘dan fazla kitap mevcuttu.

On beşinci yüzyıldan itibaren Avrupa’da birtakım ilmi ve teknik gelişmeler başlayınca Endülüslü Müslümanlardan matbaayı alan ve bazı baskı teknikleri geliştiren Avrupalılar kitap basımına önem verdiler. Bu sebeple kütüphaneler de yaygınlaştı. 17. ve 18. yüzyılda büyüyen özel koleksiyonlar Fransa’da Bibliotheque National, İngiltere’de British Museum, ABD’nin Washington şehrinde Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) ve Seattle Halk Kütüphanesi gibi dünyanın en zengin kütüphaneleri ortaya çıktı. Moskova’daki Milli kütüphane hüviyetindeki Lenin Kütüphanesi ise 1917′de kuruldu. Diğer bazı ülkelerde de milli kütüphaneler ve üniversite kütüphaneleri kuruldu.

Osmanlıların ilk dönemlerinde kütüphaneler cami, medrese, imaret ve tekke gibi hayır kurumlarının bünyesinde kuruldu. Daha sonra müstakil ve düzenli kütüphaneler kurularak ilim mirası sonraki nesillere nakledildi. Vakıflar tarafından kurulan bu kütüphanelerin idare ve hizmet verme şekilleri vakıf kurucuları tarafından hazırlanan vakfiyelerde tesbit edildi. Bu vakfiyelerde yalnız vakfedilen bina gelirleri ve kitap sayısı değil çalışacak elemanların özellikleri, kütüphanenin hizmet verme süresi, kataloglama ve denetim işlerinin nasıl yapılacağı, okuyuculara nasıl davranılacağı bile tesbit edilmişti.

Osmanlılar döneminde ilk kütüphane Osman Bey zamanında İznik‘te, ikincisi ise Edirne‘de Lala Şahin Paşa tarafından kuruldu. Yıldırım Bayezid Han zamanında Bursa‘da Eyne Subaşı Medresesinin üst katında bir kütüphane ile Eyne Subaşının Balıkesir’de yaptırdığı medresede bir kütüphane kuruldu. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettikten sonra çeşitli imar faaliyetleri arasında önemli kütüphaneler yaptırdı. Ayasofya yakınında yaptırdığı ilk medresenin yanında halka açık bir kütüphane kurdurdu. Fatih Camii Külliyesi içinde yaptırdığı kütüphane, Zeyrek Camii Kütüphanesi, Eyüp Sultan Camii yanındaki kütüphaneler bu kütüphanelerin en meşhurlarıdır. Daha sonraki padişahlar tarafından İstanbul’un yanında Amasya, Edirne, Bursa, Manisa,Trabzon ve başka şehirlerde de kütüphaneler kuruldu. Topkapı Sarayı bünyesinde kurulan [Saray Kütüphanesi], Ayasofya, Süleymaniye, Şehzadebaşı ve Bayezid kütüphaneleri zenginleştirilerek zamanımıza kadar gelmişlerdir.

Osmanlılar devrinde mimari açıdan müstakil bir binaya sahip olan ilk vakıf kütüphanesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa tarafından vakfiyesi hazırlanarak tanzim edilen Köprülü Kütüphanesidir. Şehid Ali Paşa tarafından Vefa‘da yaptırılan kütüphane, Atıf Efendi tarafından Süleymaniye civarında yaptırılan Atıf Efendi Kütüphanesi, Nuruosmaniye Kütüphanesi ve Koska’da Koca Ragıb Paşa tarafından kurulan Ragıb Paşa Kütüphanesi de belli başlı Osmanlı kütüphaneleridir.

Cumhuriyet döneminde 1924′te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla vakıf kütüphanelerindeki koleksiyonlar, 1927′de çıkan kanunla tekke ve zaviyelerde bulunan eserler Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlı kütüphanelere devredildi. Maarif Vekaletine bağlı olarak faaliyet gösteren Kütüphaneler Müdürlüğü 1960′da genel müdürlük oldu. Kültür Bakanlığının kurulmasından sonra bu bakanlığa bağlandı. Günümüzde devlete bağlı ve özel olarak faaliyet gösteren 812 kütüphane bulunmaktadır. Bu kütüphanelerdeki kitap sayısı 10 milyonun üzerindedir. Çeşitli il ve ilçelerdeki yazma eserler, halk ve çocuk kütüphaneleri Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlıdır.

Eğitim ve öğretimin bölünmez bir parçası olan kütüphaneler özel mahiyette yapılan bina ve bölümlerde kurulmuştur. Genellikle ortada uzun bir koridorun, yanlarda okuma odalarının ve kitapların muhafaza edildiği odaların yer aldığı kütüphanelerde dinlenme ve diğer ihtiyaçların karşılandığı özel bölümler yer almıştır. Kitaplar her ilim dalına veya belli konulara göre tasnif edilmiş ve fihristleri düzenlenmiştir. Bu fihristler (kataloglar) kütüphanedeki kitaplardan kolayca istifade edebilmek için hazırlanmıştır.

Kütüphanelerde Genellikle şu personele görev verilmiştir;

Hazin (hafız-ı kütüb)
Kütüphanenin ilmi ve idari işlerini yürüten, yüksek ilmi kariyere sahip vazifelidir.
Mütercimler
Diğer dillerde yazılan kitapları kendi dillerine tercüme eden kimselerdir.
Müstensihler
Yeni çıkan bir kitaptan başka nüshalar yazmakla vazifelendirilmiş yazısı güzel, kusursuz ve titiz kimselerdir.
Mücellidler
Kütüphanelerde bulunan ciltsiz veya ciltleri yıpranmış kitapları ciltlemekle vazifeli kimselerdir.
Münaviller
Kütüphanelerde kitap bulma tekniğini bilmeyen okuyuculara, kitapların raflardaki yerini göstermek veya kitapları dolaplardan alıp, okuyuculara getirmekle vazifeli kimselerdir.

Bu vazifelilerden başka kütüphanelerin temizliği, döşemesi ve bazı hizmetlerini yürüten başka vazifeliler de vardır.

Kütüphaneler hizmet şekillerine göre; milli kütüphaneler, umumi veya halk kütüphaneleri, çocuk kütüphaneleri, okul kütüphaneleri, üniversite kütüphaneleri, özel kütüphaneler, şehir kütüphaneleri ve gezici kütüphaneler diye kısımlara ayrılabilir. Bunlar dışında yazma eser koleksiyonlarına sahip kütüphaneler de vardır. Türkçe, Farsça ve Arapça el yazmalarının en zengin koleksiyonları Türkiye’de özellikle İstanbul’daki kütüphanelerde bulunmaktadır. 150.000 yazma kitabı, mikrofilm atölyeleri ve modern tesisleriyle Süleymaniye Kütüphanesi bütün yazma eser kütüphanelerinin önde gelenidir. Ayrıca cami ve diğer yerlerdeki yazma kitaplar da Süleymaniye Kütüphanesinde toplanmıştır. Bayezid Devlet Kütüphanesi, Millet Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, atıf Efendi Kütüphanesi, Hacı Selim Ağa, Köprülü ve Ragıb Paşa kütüphaneleri de yazma eser bakımından zengin kütüphanelerimizdir.

Yüzyıllar boyunca yazılan ve bugün basılan milyonlarca kitap kütüphanelerimizi doldurmaktadır. Ancak Osmanlılar ve daha önceki devirlerde yazılmış olan kitapları okuyacak ve anlayacak pek az kimse kaldığı ve günümüzdeki teknolojik gelişmeler neticesinde ortaya çıkan sesli ve görüntülü yayınlara fazla rağbet gösterildiği için kütüphanelerden faydalanan kimseler azalmıştır.

2612


Ogrenci Psikolojisi

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

“Zamanın içinde “BAŞARISIZLIK” türküsüyle yürüyen adamın , “BAŞARI” için her yumrukta düşen boksörün, sanki hiç yumruk yememiş gibi tekrar rakibinin karşısına çıkması gibi….
         Hayatın karşısına çıkmak….
       Aileden ve doğuştan getirdiklerimiz ve size sunulan yaşantılar ve de kıyaslar …… çevrenizdeki arkadaşlarınızın imkanları ile… 
        Sarı beş yüz lira ile ikinci günün ikinci teneffüssünde fruko gazoz ve simit için beklemek ikinci günün ikinci teneffüsünü ….. 
        Akşamların ayazında eve gitmek için çamur ve soğukla beraber yürümek ve inatla binmemek otobüse, dolmuşa..
         Bir bisiklet için yıllarca beklemek, istemek Almancı dededen ama hiç kimseyi kırmadan evet deyip yapmadığı gibi sadece bir dahaki yılda beklemek ümitle ve isterken bile yüzünden çıkan ateşleri hissetmekle beraber.
        Ve isyan okula derslere, yumruğun gücünü hissetmek ve güçlü arkadaşlarla dolaşmak, aykırı olmak, lacivert yerine yeşil kareli ceket giymek, kısa saça inat, uzatmak saçları….
        Okul diye Sarıgül ya da Bağdatlı’yı ocakçıyla beraber açmak darabalara yardım etmek, Retkit’e (tabela öyle idi) bilardoya gitmek..
        Disiplin kurulu başkanının dersinde korkuyu yenip kopya çekmek ve her dersten çekmeyi alışkanlık haline getirip bir törenle hazırlamak kopya kağıtlarını….Matematik yazılısından ilk beş dakikada çıkmak beş kişi.
        Rahibe koridorlarında elimize vurulan ve suratımıza çakılan tokadın tınısı ile dolaşmak okaliptüs ağaçlarının altında, sanki sen yaptırmışsın gibi okulu…
        Ve 93 mayısı ve bir kitapçık, amaçsız ruhumuza sunulan bir kitapçık.

        - Nedir bu?
        - ÖSS kitapçığı
        - Sınava gireceksiniz
        - Ne çıkar bilmeden bu sınavdan..

       Bildiğimiz okulun odunluğunun yanındaki sınıfta, diğer arkadaşlar soğuktan titrerken bizim üşümediğimiz. Bi de odunluğa “SİBOBUN YERİ” yazıp ; 
        - Öğrenci 500 lira
        - Öğretmen beleş yazmak

        Zamanı geldi tercihler yaptık, bilmeden girdik sınava bilmeden kazandık ÖSS ‘ yi ve ÖYS’ ye girmeye hak kazandık girdik bilmeden ÖYS’ ye ve çıktık.

        Ve babam, çalışkanlığı ile dillere destan herkes tarafından bilinen tutumlu az paraya çok iş yapan ve peşin paraya pazarlık ustası.
        Bir gün dedi ki: “ bak evlat, ben çok zorluk çektim. Okutmadı deden beni. Ben senin okumanı istiyorum.” 
        İskenderun sokaklarına çıktığımda tanımadığım genç yoktu o zamanlar, lise bitmiş ve ben ÖYS’ den taban puan almıştım. 
        94 yılı başarının tarihi oldu benim için Başak Dershanesinin en iyi sosyal sınıfının öğrencilerindendim T- 12.
        Ders çalışmaya, sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi başladım. Evet hiçbir şey bilmiyordum.
        O zamanın tüm bölümünde sokaktan aldım kendimi, televizyondan aldım, futboldan aldım.En sevdiğim oyun futboldan, elimin parçalanırcasına diktiğim kramponlardan ve uğruna haftanın dört günü peşinden koştuğum toptan ve okul diye gittiğim yan sahadan. 
         Bilinç sadece “KAZANMAK” diyordu ve yapmam gerekenler….
        Evet iyi bir dershanenin iyi öğrencileri arasındaydım. Hava erken yakaladı bizi. Mart – nisan ayları geldiğinde ders anlatmaya başladım diğer öğrencilere. O zaman etüt yok öğretmenlerden öğrencilere. Etüt iyi öğrencilerden diğer öğrencilere.
        Ve hüsran. Karambol sekiz tercih ve iyi bir puanla açıkta kalış. Tüm bedenim sancıdı ve iki hafta tam iki hafta hiç çıkmadım evden dışarı. Beynimde arı kovanına üşüşen arılar gibi düşünceler.
        Ve annem, yüreği sevgi dolu tüm anneler gibi, tesellisi ve kokusu…” YENİDEN DENE “ sesiyle irkildim. Evet yeniden denemek, yeniden deneyecektim.
         Ağustos 1 de derslere başladım. Ekim 1 de konuların çoğu bitmişti.
        O kendini okulun sahibi sanan kişi gitmiş, yerine sadece gözlerinde ÖYS yanan kişi gelmişti.
        Erhan kazanmıştı . ODTÜ, PDR’ yi. Mektuplarda yazmıştık, Ankara’ da buluşacaktık. Zonguldak ve İskenderun’ da evlerimize haftada bir uğrardı postacı. Kesin Ankara ‘da buluşacaktık. Hani Kezo da oradaydı ya.
         Ama Erhan gitti ben kaldım. Kayda beraber gittik. İçim burkuldu. Yalnızlığa kaldım. Sokak lambasının yalnız ıslığı gibi oldu nefes alış verişlerim. Mektuplarda yoktu artık.
         Bayram tatillerinde “ANKARA’ dan HABERLER “ dinliyordum.Erhan’dan ve Kezo’dan..
Hırs giderek daha da artıyor amaç;” KAZANMAKTAN BAŞKA ÇARE OLMUYORDU” benim için hem de Ankara.
        Kitaplar, testler, önüme gelen denemeler çözüyordum. Diğerleri içeri de televizyon izlerken ben, coğrafya testi, iklim bilgisi çözüyordum. Orada öğrendim; ” odaklanarak okumayı, gürültüye rağmen anlamayı”
        Sıcak odada televizyon izlemek ve günlük laflarla zaman geçirmenin özlemini orada tattım. Soğuk odanın 4’lü sehpasının 3.sünün emeği çok bende. Hazırlık bittiğinde çivi ile çakmak zorunda kaldım. Zor duruyordu ayakta çünkü.
         Ali; teknik lise bilgisayar bölümü öğrencisi, Dörtyol da olmadığı için o lise, bizde kalan ve okuyan matematik hocam. Takvim ve Posta gazeteleri, ilk çıktığı zamanlar ve 25 lira. Ali Posta, ben Takvim her gün aynı yerden itina ile alıyoruz. Çünkü her gün deneme veriyorlar, çünkü ÖYS yaklaşıyor, tabi ki önce ÖSS..
         Haziran, ÖSS ‘ den iyiye yakın bir puan almış, ÖYS’ye gireceğim, Zaman geçmiyor ve ÖYS.
         Heyecanlıyım, kalemlerim,silgim ve aday kartım, bir zamanlar kale olarak kullandığım vitrinde.
        Sınav günü kimsesiz gidiyorum. Salona giriş, sanki kutsal bir ayin. Adımlar ve sessiz yürüyüş.18 tercihi fullemiş, abartmış 6 tane de iki yıllık yazmışım kesin gideceğim. Sınav salonu 1. sınıf ve en arka sıra. Sıra küçük, dizlerimin üzerine koyuyorum sırayı ve başlıyorum çözmeye .
        O da ne? Burnum kanıyor. Elimi cebime atıyorum, annemin özenle ütüleyip koyduğu babamın mendillerinden biri. Burnumu tıkıyorum ve 15 dakika geçiyor, kan durmuyor. Ben “ dur be “ dedikçe. Mendilin her yeri kan ama ben soru çözmeye devam ediyorum. Bitiyor sorular, bitiyor sınav, aday zarfına tüm şıkları yazıyorum. Dizlerim sızlamış, yere basamıyorum, farkına ayağa kalkınca varıyorum. Ertesi gün ortalamanın üstünde netler, kesin kazandım diyorum. Ankara hukuk, Hacettepe Psikolojik danışmanlık ya da Hacettepe Türk Dili Edebiyatı öğretmenliği en az.
         Sınav sonuç gazetesinin çıkacağı gün uyuyamıyorum. Ve sabah ilk araba ile köyden iniyorum gazeteciye, gazete gelmemiş, bekliyorum ,bekliyorum. Benim gibi herkes bekliyor. İlk sıra benim, benden sonra kuyruk oluyor arkamda heyecanlı bir bekleyiş.
         Gazete geliyor.ÖYSM numaram adım gibi aklımda bakıyorum. ÖYS ‘ye hazırlanan gedikli bir öğrenci olarak. İşte ÖYSM numaram ve karşısında 11… kodlu yer tamam diyorum, kazandım . Ankara hukuk.
         Dolaşıyorum, bir zamanlar sahip olduğum sokaklarda, göçmen kuşlar gibi. Arkadaşlar ve Ali.
         Ali Boğaziçi Üniversitesi, Bilgisayar bölümünü kazanıyor. 2 yıllık fakülteyi. Ben Ankara Hukuk.
        Aileme haber vermiyorum, beklesinler beni diyorum. Eve geldiğimde karşımdakilerin gözünde acaba soruları ile yanan gözler ve sessiz bekleyiş. Gazete artık elimde erimek üzere.

         Tekrar bakıyorum gazeteye hiç bakmamış gibi o da ne.. 
        Ankara hukuk yerine, Ankara Psikolojik Danışmanlık ve Rehber Öğretmenliğini kazanmışım. Ve sevinçle… hazırlıklar başlıyor.”

77


Tarihten Gerçek Kesitler

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

Tarihten Gerçek Kesitler

 

Osmanlı Amerika’dan Vergi Alırdı
ABD 1812 yılına kadar Osmalı’ya haraç veriyordu. Buna sebep olan olaya gelince… 1795′te Cezayir’in şanlı denizcileri (Barbarosun torunları) İspanyol limanı Cadiç açıklarında Amerikan ticaret gemisi Maria’yı, güvenlik açısından olsa gerek, aramak istedi. Geminin kaptanı direnince gemiye ve içindekilere el koydular. Amerikalı denizciler ’savaş esiri’ sayıldı. Bu olayın Amerika’daki yankıları büyük oldu. Etkisi geçmeden de başta Douphin isimli gemi olmak üzere, on ticaret gemisi de aynı akıbete uğradı. Olay Amerikan Kongresi’nde günlerce tarşıldıktan sonra Cezayir donanmasını etkisiz kılacak bir savaş filosu kurulmasına karar verildi. Bu amaçla Başkan GeorgeWashington’un emrine 688.000 altın dolar tahsis edildi. Donanma kısa sürede kuruldu. Cezayir Beylerbeyliği Donanmasıyla birkaç kez savaştı, fakat yenildi. Sonunda Amerika bükemediği eli öptü; Cezayirle barış antlaşması imzaladı. Amerika’nın İngilizce’den başka bir dille (Türkçe) yazılmasına rıza gösterdiği tek antlaşmadır. Buna göre; Osmanlı Devleti’ne bağlı Cezayir beylerbeyliği, Akdeniz ve Atlantik’te dolaşan Amerikan bandıralı ticaret gemilerini korsanların şeriinden koruyacak. Buna karşılık olarakta Amerikan hükümeti, Osmanlı Devleti’ne her yıl 640.000 dolar ve 12.00 Osmanlı altın lirası (Osmanlı altın lirası bulunamazsa eşdeğeri olan 216.00 dolar) seneviyye (haraç) ödeyecekti. On iki maddelik antlaşma ABD Başkanı G. Washington’la Cezayir beylerbeyi Hasan Dayı tarafından imzalandı. Amerika yıllar boyu anlaşmaya sadık kaldı. Ancak Osmanlı’nın zayıflamasından istifade ederek haraç ödemeyi bıraktı.

Yukarıda anlatılan olayın başka bir ilginç noktası da Osmanlı devleti,Amerika Başkanını muhattab görmeyip anlaşmayı kendine bağlı Cezayir Beylerbeyliğine havale etmesi…Ve en önemlisi Amerika’nın ingilizce dışında yaptığı ilk ve son anlaşmadır.

80


Osmanlı’da Misyonerlik

Yazan: admin Tarih: Eki 20th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür
Osmanlı’da Misyonerlik

1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı’na sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerini bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti’nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalılar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti’nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu’da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet’in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika Kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik bir çalışmadır.
Bu amaç zamanla değişmiş, emperyalist bir boyut almıştır. Osmanlı Devleti’nin çok milletli ve etnik kökenli yapısı ise bu yönteme çok müsaitti. Çünkü Osmanlı yönetimi altında Rum, Ermeni, Yahudi, Maruni ve Dürzi etnik kimliklerine mensup gruplar yaşamaktaydı. Osmanlı yönetimindeki Lübnan’da Marunileri Fransızlar, Dürzileri İngilizler, Anadolu’daki Ermenileri ise Amerika Birleşik Devletleri kullanmıştır. Misyonerliğin Doğu’yu sömürmeyi hedef edindiğini açıkça bize gösteriyor, hatta Julius Richter “Emperyalizmin temelini misyonerlik oluşturur” diyor.
Diğer bir misyoner L. Browne görüşünü şu şekilde açıklıyor; “Gerçek tehlike İslam düzeninde, onun gelişme ve boyun eğdirme gücünde ve canlılığında gizlidir. İslam Avrupa emperyalizmine karşı tek duvardır.”

Matbaanın rolü
İlk matbaa 1822 yılında Malta’da faaliyete geçmişti. Matbaa Temmuz 1822’de faaliyete geçtikten sonra Aralık 1826′ya kadar geçen sürede yaklaşık sekiz milyon baskı işi yapmıştır. Anadolu’da Rumca, Ermenice, Arapça ve Türkçe ders kitabının eksikliği, misyonerleri bu ders kitaplarını basmaya yönlendirdi. 1830′da Türk-Amerikan ilişkileri resmi olarak başladı ve hemen arkasından İstanbul’da ABD diplomatik temsilciliği faaliyete geçti. Bu da matbaanın artık yasal olmasının önünde engel kalmadığı anlamına geliyordu, çünkü matbaa bir Amerikan matbaasıydı. Osmanlı’nın sürekli müdahalesi ve gözetimi altında İstanbul’da rahat çalışılamayacağı anlaşıldığı için matbaanın İzmir’e taşınmasına karar verildi. Matbaa 1833 yılından 1953 yılına kadar faaliyetlerini İzmir’de sürdürdü. Daha sonra ise ihtiyaçlar doğrultusunda Antep ve Beyrut’ta yeni birer matbaa açıldı. Aşağıda incelenen Batı Türkiye Misyonu’nun gider bütçesinin %15–25 gibi bir kısmı matbaaya ait olacaktı.
Elde mevcut bir kataloğa göre, başlangıcından 1881 yılına kadar Malta, İzmir ve İstanbul matbaalarından toplam 725 adet kitap, broşür, risale vb. yayın yapılmıştır.
Matbaanın basın yayım işleri bazen engellemelerle karşılaşsa da Birinci Dünya Savaşına kadar hızında hiçbir şey kaybetmeden çalışmışdır. İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği yıl (1908), ilk günden beri yapılan baskı işi toplam 900.000.000 (dokuz yüz milyon) sayfayı aşmıştı.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin misyonerler açısından genel durumu
Gerek Kanuni Sultan Süleyman’dan bu yana sürekli ve genişleyerek devam eden kapitülasyon anlaşmaları, gerek azınlıklara önce Tanzimat Fermanı sonra Islahat Fermanı ile tanınan haklar, gerekse Osmanlı Devleti’nin bir türlü eğitim ve sağlık gibi sosyal yönlü alanlarda başta Anadolu olmak üzere toprakları üzerinde isteklerini yapamaması Osmanlı Devleti’ni misyonerlerin adeta merkezi haline getirmişti.
Osmanlı Devleti’nin verdiği kapitülasyonlar o seviyeye gelmişti ki Osmanlı ülkesinde yaşayan Müslüman halkın yabancılar kadar hakları yoktu. Osmanlı Devleti bu yabancıları hiçbir şekilde sorgulayamaz, yargılayamaz ve onlara kötü muamele yapamazdı. Bazen ya çok düşük bir vergi ödüyorlar, bazende vergilerden dahi muaf hale geliyorlardı. Devletin herhangi bir mülki amirinin müdahalesi sırasında ise derhal konsolosluğa başvuruluyor ve devlet ya kat kat bedelini ödüyor ya da daha fazla ayrıcalıklar veriyordu. Örneğin; “1895 yılındaki olaylar okulu geniş ölçüde etkilemiş, daha yerinde bir deyişle, Fırat Koleji bu olayların içinde çalkalanmış, okul binalarından sekizi yangın ya da yağmadan zarar görmüş ve o tarihte 88.000 dolar olarak tahmin edilen zarar 1901 yılında 100.000 dolar Osmanlı Devleti’nce ABD’ye ödenmiştir.”
3 Kasım 1839′da, yabancılara önemli haklar tanıyan Tanzimat Fermanı’ndan sonra bir de 27 Şubat 1856′da ilan edinen Islahat Fermanı da devlet içindeki yabancılara önemli haklar veriyordu. Islahat Fermanı’nın özellikle bütün toplumlara okul açma yetkisi vermesi, serbest ve eşit şartlar altında ticari ve ekonomik faaliyetlerde bulunmalarını sağlaması ve yabancı devletler ile yapılacak anlaşmalar çerçevesinde yabancıların Osmanlı sınırları içerisinde mülk edinmelerine olanak sağlaması, Osmanlı Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri yürüten, başta ABCFM gibi örgütlerin ve misyonerlerin işini kolaylaştırıyordu.
Tüm bunlara bir de Osmanlı Devleti’nin ve aydınlarının yüzyıllar boyunca Anadolu ile ilgilenmemeleri, bölgenin kültür ve eğitimle beslenmemesi misyonerlerin işini kolaylaştırıyordu. “İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği yıl (1908), ilk günden beri yapılan baskı işi toplam dokuz yüz milyon sayfayı aşmıştı.” ABCFM arşivi alınan eser Uygur Kocabaşoğlu age.s.114 Bu rakam misyonerlerin işlerini ne kadar ciddiye aldıklarını ve matbaayı bu işte nasıl kullandıklarını gözler önüne seriyor. Geri kalmış bir Anadolu’da bu yayınlara önce hitap edilen kesim olarak Ermeniler göze çarpsa da daha sonraları bir takım yararlarından dolayı müslüman halkda bu yayınlara rağbet etmiştir. Hatta bununla kalmayıp ilerleyen süreçte çocuklarını misyonerlerin yönetimi altındaki misyoner Amerikan okullarına dahi gönderiyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde Cizvit misyonerler
Cizvit misyonerler genelde Fransa’nın amaçlarına yönelik hareket etmişlerdir. Siyaset olarak Fransa’ya, mezhep olarak koyu bir şekilde Papa’ya bağlı idiler. Osmanlı Devleti’nde misyonerlik yapma faaliyetini yakalayan ilk grup Cizvitler’dir. Bunun en önemli nedeni ise 1536 yılında başlayarak verilmeye devam edilen ayrıcalıklar olmuştu ki bunlarada ne fazla ve ilk olarak yararlananlar Cizvitler’di.
Cizvitler’in başlıca faaliyet gösterdikleri alanlar İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan’dı. Cizvitler 1583′te İstanbul’da St. Benoit Fransız okulunu kurdular. Cizvitlerle birlikte Katolikliğin diğer tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler de Osmanlı Devletine ayrıcalıkların sağladığı yararlarla gelmeye başladılar. Çoğu kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis, ve Notre Dame de Sion gibi okullar açtılar.
Salname ve Misyon Raporlarından yapılan derlemelere göre Birinci Dünya Savaşı öncesinde Fransız Katoliklerinin Osmanlı Devletinde dağılımı şu şekilde olmuştur:
1.PNG
Rakamlardan da anlaşıldığı gibi Cizvitler ağırlıklarını Suriye ve Lübnan toprakları üzerlerine vermişler. Burdaki Maruniler ve Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler üzerine yoğunlaşmışlardır. Her ne kadar Nusayriler üzerinde pek etkili olamasalar da Maruniler üzerinde öyle bir etkiye ulaşmışlardır ki onları silahlandırıp İngiliz yanlısı Dürziler ile savaştırmışlardır.
1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti’ndeki Fransız okullarının sayısı yaklaşık olarak 500 civarındaydı ve bu okullarda 59.414 öğrenci eğitim görüyordu
Katolik misyonerlerin açtıkları okulların yanı sıra ülkenin her yanına dağılmış olarak kurdukları hastene ve yetimhaneleri de vardı. Başlıca Fransız sağlık kuruluşları şunlardı: İstanbul Fransız Hatanesi, İzmir’de Saint Antoine Katolik hastanesi, Yafa’da Saint Louis Hastanesi, Kudus’te Soeurs Saint Joseph Hastanesi, Beyrut’ta Fransız Hastanesi, Şam’da Soeurs Saint Vincent Hastanesi, Bursa’da Les Soeurs Saint-Vincent de Paul Hastanesi, ayrıca İzmir’de dispanser, altı eczane ve bir kreş; Bursa, Tripoli, Kudüs’te çok sayıda sağlık ocakları; Yafa, Ramallah, Betlehem, Nazaret, Fenerburnu, İzmit, Musul ve Cizre’de birer dispanser vardı. Ayrıca, 1240 çocuğun kaldığı çok sayıda yetimhanede bunların yönetimi altındaydı.
Ancak misyonerlikte Cizvitleri Amerikalı ve İngilizlerden ayrı tutan en önemli yönleri bölge halkına değil, Fransa’ya hizmet etmeleriydi. ABCFM çalışma alanındaki halka onların diliyle kültürüyle hitap ederken, Cizvitler Fransa’yı ön plana çıkarmışlardır. Eğitim verilen çocukları birer Fransız çocuğu gibi yetiştirmişler, öyle ki bu okullarda eğitim alan öğrencilerin Fransız tarihi, dili ve coğrafyasını kendilerininkinden daha iyi biliyorlardı. Cizvitler tüm bunları Fransa’nın daha iyi sömürgeler kurabilmesi için yapıyorlardı. Nitekim Fransız mandası gelince bunu kendileri de dile getirmişlerdi. Yüzüncü kitaplarında diyorlar ki: “Evet biz başarılı Fransa’nın yardımına güveniyorduk, işte o Fransa şimdi buradadır.”
Fransiskenlerin okul dağılımı şöyledir:
2.PNG
Bu okullardan başka Fransiskenlerin Samsun, Trabzon, Harput, Malatya, Diyarbekir, ve Mardin yörelerinde toplam 670 öğrencinin okuduğu hemşire okulları vardı.
Kapuçinlerin okul dağılımı ise şöyledir:
3.PNG

Osmanlı Devleti’nde Amerikan misyonerler

Osmanlı Devleti’ne gelen ilk Amerikalı misyonerler ve ABCFM
Osmanlı Devletine gelen ilk protestan misyoner, 1815 yılında Mısır’a ayak basan İngiliz Church of Missionary Society’e bağlı bir papazdı. Onu 1820 yılının ocak ayında İzmir’e gelen Pliny Fisk ve Levi Parsons adı Amerikalı misyonerler izlemişlerdir. Bu iki misyoner Anadolu en kapsamlı faaliyeti gösteren American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) adlı Amerikan misyoner örgütünün elemanlarıdır. Bu örgüt ABD’deki Protestan misyoner örgütlerinin içindeki en kıdemlisi ve en büyüklerinden biridir. ABCFM Kalvinci geleneği temsil eden, 16. yüzyıl sonları ile 17. yy’da İngiltere ve Amerikan’nın doğusunda filizlenen Puritan akımın belli başlı üç temsilcisinden birisi olan Congregationalist’lerce 1810’da Boston’da kurulmuştur. ABCFM 1868 yılında ABD’deki 16 protestan misyoner örgütünden yalnızca birisidir ama bu 16 örgütün yaptığı harcamaların %30′unu tek başına yapmakta ve istihdam edilen misyonerlerin yine %30′unu bünyesinde barındırmaktadır. 1886 yılında dünya üzerinde 80′in üzerinde misyoner örgütü vardır ve bunların 32’si ABD, 24′ü İngiltere, 25′i Avrupa kıtası kökenlidir. 1896 yılına gelindiğinde ise dünyadaki misyoner örgütlerinin sayısı 150′leri bulmakta, buralarda toplan 11.574 misyoner faaliyet göstermekte, 15 milyon dolara yakın harcama yapılmaktadır.
Protestan misyoner örgütlerinin dünyayı aralarında paylaşmalarında Osmanlı Devleti esas itibariyle ABD’nin payına düşmüştür. ABCFM Osmanlı Devletindeki faaliyetlerine 1870 yılına kadar tek başına, o yıldan sonra ise Board of Foreign Missions of the Presbyterian Church’le (BFMPC) birlikte çalışmıştır. Bu arada başka bazı yan ve yardımcı kuruluşlar devreye girmiştir.
ABCFM misyonerleri, misyonerlik faaliyetlerine başlamadan önce hareket alanında halkın demografik, sosyal, kültürel ve etnik dağılımını halkın moral durumunu belirliyorlar. Hangi konularda ne gibi eksikleri bulunduğunu ölçüyorlardır. Tüm bunalara sondaj çalışmaları deniliyordu. Bu sondaj çalışmaları şu başlılar altın yürütülüyordu.

  • Dinsel açıdan halkın durumu nedir?
  • Ruhbanın durumu nedir?
  • Ülkede eğitim ve öğretime ilişkin durum nedir?
  • Halkın moral durumu nasıldır?

Yukarıdaki sorularla Anadolu’nun bütün yapısı ortaya çıkarılmış buna göre hareket edilmiştir. Tüm bunlara bir de devletin Anadolu üzerinde pasif olması, halkla gerektiği gibi ilgilenmemesi ve Islahat Fermanı’nın verdiği ayrıcalıklar eklenince Anadolu çok rahat bir ortam oluyordu. Misyonerler Anadolu’ya doğru yola çıkarken amaçları dinsizleri Hristiyan yapmaktı ama Anadolu’da dinsiz olmayınca Müslümanlara ve diğer etnik gruplara yöneldiler. Ancak bu çabaları sonuç vermedi, ne Rumların ne de Müslümanların üzerinde başarılı oldular, sadece Ermeniler üzerinde etkili olayı başardırlar. Misyonerlik faaliyetlerini yeni başladığı zamanlarda eşleriyle birlikte Beyrut’a yerleşen William Goodell ve Isaac Bird, çok hızlı bir şekilde çalışmaya başlamışlar ve bölge dillerini çok iyi çözmüşlerdi. Onları başarılı kılansa bir okul açmaları ve iki Ermeni din adamını Protestanlaştırmaları oldu. Diyanisos Karabet ve Kirkor Vartabet, Amerikalı misyonerlere Ermenice dersleri verirken Protestanlığın cazibesinden kurtulamamışlardı. 19. yüzyılda da Osmanlı Devletinde bulunan misyonerlerin pek çoğu iyi yetişmiş, bilgili insanlardır. William Goodel (1792–1867), William G. Schauffler (1789–1883) ve Elias Riggs (1810-1901) Osmanlı Devleti’nde faaliyet göstermiş en önemli Amerikalı misyonerler arasındadır.

Osmanlı Devleti’nde ilk örgütlenme
Amerikalı misyonerler Osmanlı topraklarında faaliyetlere başlamak için Osmanlı–İngiliz ilişkilerini düzelmelerini bekliyorlardı. Çünkü ortada henüz resmi bir Osmanlı-ABD ilişkisi yoktu. 2 Mart 1831′de Amerikan diplomatik temsilciliğini açtıktan sonra Willam Goodel, 26 Nisan 1831’de İstanbul’a hareket emri aldı ve 9 Haziran 1831′de İstanbul’a vardı. Ondan yaklaşık bir yıl sonra William Schauffler 31 Temmuz 1832’de İstanbul’a geldi ve birlikte ilk misyonerlik faaliyetlerine başladılar. Bu hareketin adı İstanbul Misyonu olarak geçecekti. İlk çalışmaları dil, kitap hazırlıkları, öğretim çalışmaları ve halkla ilişkiler üzerine olmuştur.
İstanbul Misyonunun adı zamanla Ermeni Misyonu olarak değişecektir. Bundaki en önemli neden ise sadece Ermenilerin bu çalışmalara olumlu cevap vermeleri olmuştur. Bu nedenle misyonu alanını sürekli olarak doğuya doğru genişletiştir. Çünkü doğu illerinde yaşayan Ermeni halkın üstünlüğü gözden kaçmamıştır. Bu amaçlarına ulaşmada ise en çok Amerikan misyoner okulları ön plana çıkmıştır.
Misyonlar istasyonlara, istasyonlar ise uç istasyonlara ayrılıyorlardı. Bir misyonun en üst düzey yöneticisi sekreteridir. Aynı şekilde istasyonlarında sekreteleri vardır. Uç istasyonlar ise kasaba ve köylerde, yerli Hristiyan ahaliden bir yardımcının yönetimindeki birimlere verilen addı. Uç istasyonlar alınan kararları uygulamak durumundaydı. Her istasyonun denetimindeki uç istasyon sayısı farklı olabilmekteydi. Örneğin: Harput’ta olduğu gibi, belirli dönemlerde, 70 kadar uç istasyona sahip sahip istasyonlarda bulunabiliyordu.
1834 yılına kadar sadece İzmir ve İstanbul istasyon olarak varlıklarını sürdürürken, bunlara bu tarihten itibaren Bursa ve Trabzon da eklendi. Bu şekilde 1835 yılında Osmanlı Devleti sınırları içerisinde iki misyon, beş istasyon, iki uç istasyon , on bir misyoner, bir matbaa ustası, altı misyoner yardımcısı ve altı yerli misyoner yardımcıdan oluşan, küçük ama imanlı bir misyoner örgütlenmesi vardı. 1836 yılında bu şekilde başlayan örgütlenme çığ gibi büyümüş ve 1900’lü yıllarda 16 istasyon, 247 uç istasyon, 37 misyoner, 97 kadın yardımcı, 112 kilise, 12.109 kilise üyesi ve 44.959 kayıtlı Protestan ile sayısı çok büyük bir örgütlenme örneği göstermişti. Bu büyük örgütlenme zamanla daha kolay yönetim esası açısından Batı Türkiye, Merkezi Türkiye Misyonu ve Doğu Türkiye Misyonu olarak üç bölüme ayrılacaktır. Bunlara ek olarak Bulgar halkı için ABCFM ile birlikte hareket eden BFMPC Avrupa Türkiye’si Misyonu çalışmıştır.

Batı Türkiye Misyonu
Batı Türkiye Misyonu çeşitli istasyonlara ayrılmıştı. 1831′de İstanbul, 1834′de İzmir, 1835′de Trabzon, 1848′de Bursa, 1852′de Sivas-Merzifon, 1854′de Kayseri misyoner istasyonları kurulmuştu. Ayrıca bir ara İzmit’te ayrı bir istasyon örgütlenmesi göze çarpsa da daha sonra bu düşünceden vazgeçilmiştir. Batı Türkiye Misyonu’nun en önemli iki istasyonu İstanbul ve Merzifon’dur. İstanbul’un önemi bütün misyonerlik ihtiyaclarının burdan karşılanması ve gerekli düzenlemelerin burdan yönetilmesi olmuştur. Merzifon’un önemi ise tüm eğitim kurumları ile her türlü çalışmayı yapmalarından kaynaklanmıştır.

Merkezî Türkiye Misyonu
Merkezî (Orta) Türkiye Misyonu, Torosların güneyinden Fırat nehri vadisine kadar olan bölgeyi kapsıyordu, özellikle Maraş ve Antep illerine ağırlık veriliyordu. Belirtilen bu yerlerin dışında Halep, Antakya, Tarsus ve Urfa’yı da kapsayan bu misyonda, ilkokuldan yüksek okula kadar bütün eğitim kurumlarının olması, İstanbul’dan sonraki ikinci matbaanın bazı nedenlerden dolayı burda kurulması ve en büyük protestan cemaatin bu bölge sınırları içerisinde Merkezî Türkiye Misyonu’nu önemli bir hale getiriyordu.
Ayrıca, ihtiyaç içinde olanlar içinbir tür kendine yardım ilkesine göre çalışan atölyeler açılmıştı. Merkezî Türkiye Misyonu’nunda Antep ve Maraş’ta bulunan yetimhanelerde, 1900 yılında sırasıyla 132 ve 420 yetim çocuk barınıyordu.

Doğu Türkiye Misyonu
Doğu Türkiye Misyonu ise Harput, Erzurum, Van, Mardin ve Bitlis’ten başlıca Rus ve İran sınırına kadar olan bütün Doğu Anadolu topraklarını içine alıyordu. 1900 yılında bu beş istasyona bağlı 97 uç istasyon bulunuyordu. Tüm bu kurumlarda 36’sı Amerikalı, 266’sı yerli 302 görevlinin gözetimi altında faaaliyetler sürüyordu. Yine misyonerlerin yönetimdeki yetimhanelerde 2000 çocuk kalıyordu, ki bunların yaklaşık 1100′ü Harput’tadır.

Misyonerlerin eğitim alanındaki çalışmaları
Şüphesiz misyonerliğin başlangıçtaki amacı hedef alınan bölgelerdeki kitlelere iyi bir dini eğitim vermekti. Bu amaçla ilk gelen papazlar hemen İncil’i anlatmaya başladılar. İlerleyen süreçte İncil’i Türkçe’ye ve Osmanlı Devleti’nde hedef aldıkları toplumların dillerine çevirmeye başladılar. Öncelikli hedef olan Ermeni nufus bölgeleri ilk ve en önemli hedefti. Tüm bu faaliyetler ABCFM tarafında yollanan misyonerlerce planlanıyor ve yürütülüyordu. ABCFM nin bu derece etkili olmasının şüphesiz ki en büyük payı maddi desteklemelerinden kaynaklanmıyordu. Zaten ABCFM’nin stratejisi buna uygundu. Başlangıçta yardım ediyor, giderlerini karşılıyor, yönetimini üstleniyordu. Ama zamanla başka örgütlerin, kişilerin, fonların devreye girmesi, eğitimin bir kısmın paralı bir hal alması, bazı yan gelirlerin elde edilmesi ABCFM’yi rahatlatıyordu. Okulların açılmasından yaklaşık 50 yıl sonra yerel yöneticilere devredilmesi planlanmıştı.
Her ne kadar gelen ilk misyonerler kutsal kitabı tanıtmak için okullar açdılarsa da bu zamanla yerini laik okullara veya kolejlere bırakmak zorunda kalmıştır. Bu konuda ABCFM genel sekreteri ile Robert Kolej kurucusu Hamlin defalarca ters düşmüş ve sonunda Hamlin’in isteği kabul edilmişti. Bundan sonra misyoner okulları sadece ilahiyat okulları olarak değil aynı zamanda çağın gerektirdiği bütün alanlarda 8–10 yıl arasında değişen eğitim programları uygulayacaklardı. Öyleki paralı olduğu halde dahi halk bu okulların açılması için baskı uygulayacaktı.
Zaman için ilkokullar, ortaokulla, yatılı kız ve erkek okulları, kolejler ve ilhahiyat okulları ülkenin her yanında faaliyet göteriyorlar. Öyleki bu okulların hemen hemen ülkedeki okulların 1/3 üne tekabül ettiği söyleniyordu. ABCFM’nin yanısıra özellikle kız okullarını WBM ve WBMI gibi kadın misyoner okulları da destekliyordu.

Osmanlı Devleti’nde göze çarpan belli başlı okullar

İstanbul Robet Kolej
Robet Kolej İstanbul Bebek’te küçük bir evde eğitim ve öğretime başlamıştır. Bu işi başlatan ise ABD’de kuyumculuk yapan ve daha sonra misyoner olmayı seçen Cyrus Hamlin adında bir misyonerdi. Bu okula ilerde Robert Kolej denmesinin nedeni ise Rothschild ailesinden New York’lu iş adamlarında Christopher Rinlender Robert’in bu okula çok büyük miktarda yardım yapmasından kaynaklanmıştır. Robet 1878′de ölene dek kolejin bütün harcamalarını üzerine almış ve servetini beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmiştir. Öldüğünde koleje kalan dört yüz bin dolarla okula yeni ve mükemmel binalar yapılmış, bu iyiliklerinden dolayı sonra da okula Robert Kolej adı verilmiştir. Robert Kolej öğrencileri ilerki tarihlerde Bulgaristan’ın siyasal yaşamında aktif rol oynamışlar, hatta ilk 5 Bulgar başbakanı bu okuldan mezun olmuştu.

Merkezî Türkiye Koleji: Antep – 1876
Merkezi Türkiye Misyonu’na bağlı olarak açılan Merkezî Türkiye Koleji 1878 Ekim’inde küçük bir binada eğitime başladı ve 15 Ocak 1878′de Osmanlı Devleti okulu bir idadiye olarak tescil etti. Okulda öğretilen dersler dünya edebiyatı, retorik, ekonomi politik, dünya tarihi, uygarlık tarihi, kimya, analitik kimya, minereloji, fiziki coğrafya, ahlak felsefesi, muhasbe, anatomi, fizyoloji, geometri, cebir, Osmanlı tarihi, Amerikan tarihi, Türkçe, yüksek cebir, doğa tarihi, vokal müzik, Ermeni dili ve edebiyatı, Ermenice ve İngilizce güzel yazı yazma sanatıydı. Okulda başlangıçta üç bölümden oluşuyordu; Hazırlık Bölümü, Bilimler Bölümü ve Tıp Bölümü.
1892 yılında itibaren yörede başlayan olyalardan okulda nasibini almış, okulun bazı öğrencileri ve öğretmenleri bu olaylarda fişlenmişlerdi ve yörede nifak yuvası gözüyle bakılmıştır. Tüm bu nedenlere bir de ekonomik sıkıntılar etkilenince okul 1915 yılında faaliyetlerine son verdi ve kendini feshetti. Her ne kadar 1921 yılında yılında yeniden açıldı ise de 1924 yılında Halep’e taşınmıştır.

Fırat Koleji: Harput – 1878
13 Mayıs 1875 tarihinde kurulan bu okulun özgün adı Ermenistan Koleji’di, ancak Osmanlı Devleti’nin baskıları sonucunda 16 Şubat 1888’den itibaren adı Fırat Koleji olarak değiştirildi. Kolejin öğrenim dili Ermenice’ydi ama bu okulda çok iyi derecede İngilizce ve Türkçe dilleri de öğretilmekte idi. Okul 1915 yılındaki olaylar nedeniyler okul müdürünün sınır dışı edilmesi ile beraber kapatılmıştır.

Anadolu Koleji: Merzifon – 1886
Anadolu Kolejini İstanbul’dan Merzifon’a taşınmasının en büyük nedeni gözlerden uzak ve hedef kitleye daha yakın olma amacıydı. Anadolu Koleji’nin en büyük özelliği hem azınlıklara hem de Müslüman-Türk öğrencilere açık olmasıydı. Kuruluşundan iki yıl sonra hazırlık sınıfları dahil okuyan öğrenci sayısı 130′du. Kolejin 10.000 cildi aşkın bir kütüphanesi ve 7.000′den fazla türü içeren bir botanik müzesi vardı. Okulun Müslüman öğretim elemanlarından Zeki Ketani’nin öldürülmesi sonucu okul karışmış, yönetim suçlanmıştır. Olaylar dinmeyince okul kapatılmış ve Selanik’te aynı isimle eğitim vermeye devam etmiştir.
Bu okullara ek olarak 1882′de Maraş’ta Merkesi Kız Koleji, 1888’de Tarsus’da Aziz Pavlus Enstitüsü, 1890’da İstanbul’da İstanbul Kız Koleji ve 1903’de İzmir’de Uluslararası Kolej kurulmuştur.

Okulların ve misyonerlerin maddî kaynakları
Anadolu’daki misyoner faaliyetleri ve misyoner okulları açıldıktan belli bir süre sonraya kadar doğrudan ABD merkezli ABCFM misyoner örgütü tarafından desteklenmiştir. Bilhassa okulların açılması sırasında ABD’nin çeşitli eyaletlerinde yürütülen kampanyalarda çok yüksek miktarlarda bağışlar toplanmış ve bunlar Anadolu’daki çalışmalar için harcanmıştır. Bazen okulların kurulmarında özel kişi ve fonların da büyük desteği oluyordu. Buna en güzel örnek Robert Kolej’e adı verilen Christopher Rinlender Robert’tir. Öldüğünde okula bıraktığı 400.000 dolar maddî kaynak okula yeni binalar yapılmasını sağlamıştır. Zamanla okullardaki sistemlerin ve matbaa sistemin oturması sonucu yerli halk da bu kaynakları belli oranda desteklemişlerdir. Bu destek okulların başarıları ile orantılı şekilde artmıştır. Bunlara ilave olarak bazı yan misyoner kuruluşların da bu maddi kaynaklarda payları bulunmaktadır. WBM ve WBMI gibi kadın misyoner örgütleri de zamanla bazı okulları bilhassa kız kolejlerini desteklemişlerdir. Yerli Protestan cemaatlar da okullara maddî desteklerde bulunmuş, okullara kayıt olan öğrencilerden belli oranda harçlar alınmış, çeşitli aktiviteler okullara gelir getirmiştir. ABCFM Osmanlı Devletinde 1819-1914 arasında yaptığı toplam harcama 13.345.785 dolar tutarındadır.

SONUÇ
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı’na sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Öyleki daha tanınmanın başında iki Ortodoks Ermeni din adamı Protestan yapılmıştır. Misyonerlik faaliyetlerini bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti’nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalılar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti’nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Misyonerlerin Türkiye’deki Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri
(dizi yazı -1-)



Kaynak : Dr. Ayten Sezer
Dr. H.Ü.Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü

1. Bölüm

1. GİRİŞ: Misyonerliğin Başlangıcı
Misyoner faaliyetlerinin tarihi oldukça eskiye gider. İlk misyonerlerin “havariler” olduğunu söylemek mümkündür. Zira, Hıristiyanlık inanışına göre Hz.İsa etrafına topladığı havarilerine, “Gidiniz ve yeryüzündeki her yaratığa İncil’i anlatınız.” diyerek onları vaaz etmek üzere görevlendirmiştir. Bu cümleden olarak genelde Hıristiyanlığı yaymak için gayret gösteren kişilere “misyoner“, Hıristiyan olmayan ülkelerde bu dini yaymak için kurdukları teşkilata da “misyon” denilmektedir [1].
İlk misyonerlerden kabul edilen Aziz Paulus (St.Paul) Hıristiyanlığı yaymak amacıyla Anadolu, Makedonya ve Yunanistan’da pek çok kilise kurmuş ve bu kiliseleri teşkilatlandırmıştır. Havariler ve yardımcıları sayesinde Hıristiyanlık zamanla bütün Roma dünyasına yayılır. Bu yoğun faaliyetler sonucunda 9.yüzyılda Almanların, 10.yüzyılda ise İskandinavların Hıristiyanlığı benimsediği görülmektedir. Roma Katolik Kilisesinin Avrupa’ya hakim olmasıyla Hıristiyanlığın bütün dünyaya yayılması için harekete geçilir ve bu amaçla Papalık tarafından 1662′de Vatikan’da “Misyon Bakanlığı” kurulur.
Yine bu tür faaliyetler için Paris’te “Dış Misyonlar Papaz Okulu” açılır ve giderleri “Papalık Propaganda Dairesi” tarafından üstlenilir. Misyonerliğin daha etkin olabilmesi için Almanya, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde açılan çeşitli enstitülerin yanısıra, misyonerlik çalışmalarını daha iyi yürütebilecek elemanların yetiştirilmesi için de yeni okulların kurulduğu görülür[2]. Böylece, başlangıçta kişisel gayretlerle başlayan misyonerlik faaliyetleri zamanla güçlenmiş ve emperyalizmin öncülük görevini üstlenen bir teşkilat halini almıştır.
Misyonerlik faaliyetlerini yürütmek gayesiyle kurulan en eski ve en güçlü misyon teşkilatlarının İngilizlere ait olduğu bilinmektedir. Bunlardan l646′da Londra’da kurulan “Hıristiyanlığı Yayma Cemiyeti” hızla yayılır ve pek çok ülkede binden fazla şubesi açılır. Bu sayı 19.yüzyıla gelindiğinde 7 bine ulaşmıştır[3]. Sloganları olan “dünyanın hıristiyanlaştırılması (the evangelization of the world in the generation…)[4] için yoğun bir faaliyet içerisine giren misyonerler, kurdukları dernek ve teşkilatlar sayesinde sistemli ve örgütlü bir şekilde hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Şimdi misyonerlerin amaçlarını ve kullandıkları metotları daha ayrıntılı olarak ele alalım.
2. MİSYONER FAALİYETLERİNİN AMAÇLARI VE KULLANDIKLARI METOTLAR
Misyoner faaliyetlerinin görünen amacı dinidir. Yani, kendi ifadeleriyle “dinsiz” dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bu amaçla bilmeyenlere İncil’i öğretmek, Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmek veya kendi mezheplerine insan kazandırmak için çalışan misyonerlerin nihai hedefi ise yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu oluşturmaktır. Görünen bu dini gayelerinin yanında, misyonerliğin zamanla siyasi, ekonomik ,sosyal ve idari pek çok amacı da bünyesinde taşıdığı görülmektedir. Özellikle sömürgecilik çağı ile beraber bağlı bulundukları ülkelerin emperyalist politikalarına hizmette bulunmaları gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Kendilerini kiliseye adayan ve İncil’in hizmetkarı olarak gören misyonerler, amaçlarına ulaşabilmek için her yolu ve metodu denemekten kaçınmamışlardır. Onlardan istenen şey gidecekleri ülkenin dilini, dinini ve kültürlerini öğrenip inceleyerek eksiklikleri belirlemek ve ona göre hareket etmektir[5] . Bu yüzden misyoner bazan bir doktor, bazan bir öğretmen, bazan da bir Barış Gönüllüsü veya din adamı olarak faaliyetini sürdüren bir insandır. Çünkü onlar için amaca götüren her yol ve her meslek araç olarak kullanılabilir[6]. Dolayısıyla, kendi din,dil ve kültürlerini yayabilmek için okul, matbaa ve hastahane gibi kurumları açarak, maksatlarına ulaşmak için bu kurumları araç olarak kullandıkları dikkati çeker[7]. Bu kurumlar arasında en etkili olanları okullardır. Zira, eğitim yoluyla öğrencileri Hıristiyanlaştırmak esas gayedir. Henry Jessup isimli bir misyonere göre okullar misyonerliğin başarısı için temel şart olarak görülmüş ve “Hıristiyan misyonerleri okulunda eğitim, yalnız gaye içinde bir vasıtadır. Bu gayede, insanları İsa’ya götürmek, fertler ve milletler Hıristiyan oluncaya kadar onları eğitmek…[8] olarak ifade edilmiştir. Bu yüzdendir ki misyonerler gittikleri her ülkede dini kurumlarının yanında okullarını da kurmuşlardır.
Misyonerlerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları metotlardan biri de, mahalli kültürü yok edecek çalışmalarda bulunmaktır[9]. Bu maksatla, kitap, gazete, dergi ve broşür gibi yayınlarla etkili olma, İncil’i tanıtıcı kurslar açma, radyo televizyon gibi yayın araçlarında programlar düzenleme, seminer, konferans vb toplantılar tertip etme; izci teşkilatları oluşturma ve çeşitli sportif faaliyetlerle etkili olma yollarını denemişlerdir. Kısacası, okul, kolej, yabancı dil kursları, hastahane, dispanser, yayınevleri, kızılhaç vb kurumlar amaca ulaşmak için kullanılan araçlar arasında yer almaktadırlar.
3. OSMANLI DÖNEMİNDE MİSYONER FAALİYETLERİ
Dini ve mezhebi gayelerle Osmanlı topraklarına gelen misyonerler, zamanla ait oldukları ülkelerin Osmanlı Devleti’nde yeni nüfuz alanları oluşturma çabalarında araç olarak kullanıldılar. Zira, çok dinli ve çok etnik yapılı olan Osmanlı Devleti misyoner faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Azınlıklara tanınan geniş haklar ile yabancılara verilen kapitülasyonlar da bu tür faaliyetler için uygun fırsatlar olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’daki misyoner faaliyetlerini incelerken, olayın dini yönü kadar siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız kazanan misyoner faaliyetlerinin tarihi oldukça eskiye dayanır. İstanbul, İzmir ve özellikle Kudüs gibi kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan çalışmalar, sömürgeciliğin gelişmesiyle birlikte ticari ve siyasi bir mahiyet kazanır ve bu yönü ile “Şark Meselesi“ni halletmek için azınlıklar kanalıyla misyonerlerden yararlanılır. Politik bir kavram olarak 19.yüzyılın başlarında kullanılan “Şark Meselesi’ni Türklerin Anadolu’ya geldikleri tarihe kadar(1071) götürmek mümkündür. 17.yüzyıla kadar Hıristiyan Avrupalılar Türklerin Anadolu’ya gelmelerine ve Balkanlardan Avrupa’ya geçmelerine engel olmaya çalıştılar, ancak bu dönemde başarısız oldular. Ne var ki, bu yüzyıldan sonra Türkler, sürekli Batı karşısında toprak kaybetmeye ve gerilemeye başladıklarından dolayı savunma durumuna geçtiler. O günden bugüne kadar çeşitli politikalarla süren “Şark Meselesi“nin bu aşamasında Batılılar bir yandan Osmanlıyı yarı sömürge haline getirirlerken, diğer yandan da ülkedeki azınlık milliyetçiliğini destekleyerek onları Osmanlıdan koparmaya çalıştılar[10]. Bu politikalarını gerçekleştirmek için kullandıkları metotlardan biri de misyonerlik çalışmalarıdır .
19.yüzyıla gelindiğinde Anadolu, Boğazlar, Ortadoğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerler açısından ilgi çekiciydi. Bölge üzerinde daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen mücadeleler yeni problemleri ortaya çıkarır ve her ülke Osmanlı üzerindeki nüfuzlarını arttırmak için misyonerlerini kullanırlar.
Osmanlı topraklarına gelen ilk misyonerler Katoliklerdir. Fransız olan bu misyonerler İstanbul’daki yabancıların ve azınlıkların eğitimi ile ilgilenmek üzere 16.yüzyılın sonlarına doğru bölgeye gelirler ve dini kurumlarının yanında okullarını da kurdular. Cizvitlerle başlayan bu faaliyetler Katolikliğin diğer tarikatları olan Dominiken, Kapuçin ve Frerler rahip ve rahibelerinin de gelmesiyle devam eder ve çoğunlukla kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St.Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açarlar[11]. 1914′e gelindiğinde 59.414 öğrencinin öğrenim gördüğü bu okulların sayısının 500′e ulaştığı görülür[12].


Katoliklerin yanısıra Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren diğer misyonerler Protestanlardır. Bunların çalışmaları 19.yüzyılın ortalarından itibaren yoğunlaşır. Bunda Osmanlı’nın içinde bulunduğu olumsuz durum ve emperyalist devletlerin bölgedeki menfaat çatışmalarının rolü büyük olmuştur. Bilindiği üzere Katoliklerin hamisi Avusturya ile Fransa, Ortodokslarınki ise Rusya idi. Bunlara İngiltere de katılır ve bir Protestan topluluğu oluşturmak için çalışmalara girişir. Osmanlı topraklarına gelen ilk Protestan misyonerin 1815′te Mısır’a gönderilen İngiliz Church of Missionary Society’e bağlı bir papaz olduğu kaydedilir[13]. Ayrıca yine bu amaçla 1842′de Kudüs’te bir Protestan Kilisesi açılır ve İngiltere, Almanya ve Amerika’dan Protestan misyonerleri gönderilir. Bu misyonerler 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın getirdiği vicdan hürriyeti ile mezhep değiştirme serbestliğinden de yararlanarak çalışmalarına hız verirler. Anadolu’ya gelen ilk Protestan misyonerler ise Amerikalılardır.19. yüzyılın başlarında gelmeye başlayan bu misyonerler, kurdukları “misyon“ların yanısıra çeşitli seviyelerde okullarını da açarlar. Bu okulların büyük kısmı 1810′da Boston’da kurulan ve kısaca American Board olarak anılan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) isimli teşkilat tarafından açılmıştır[14]. Önceleri İzmir ve İstanbul gibi kıyı şehirlerine gelen Amerikalı misyonerler daha sonra gittikçe iç bölgelere doğru yayılırlar. Bölgeye gönderilen Amerikalı misyonerlerden istenen şey, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi sahibi olmalarıydı. Özellikle halkın dini durumunu tespit etmek, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim durumunu tespit etmek ve halkın moral durumunu öğrendikten sonra, ne tür bir çalışmada bulunulacağını belirlemekti. Onlardan istenen bir başka görev ise “Bu mukaddes ve vaadedilmiş toprakların silahsız bir haçlı seferiyle geri alınmasını sağlamak” için gerekli çalışmaların yapılmasıydı[15] . Daha çok yahudi ve müslüman olmayan azınlıkların yaşadıkları bölgelerde faaliyetlerini yoğunlaştıran bu misyonerler Osmanlı topraklarını Avrupa, Doğu, Batı ve Merkezi Türkiye olmak üzere dört misyon bölgesine ayırırlar[16]: Bunlardan Avrupa Türkiyesi Misyonu, Filibe, Selanik ve Manastır’ı içine alıyordu ve bölgedeki Bulgarların bilinçlendirilmesi için çalışıyordu . Batı Türkiye Misyonu, İstanbul, İzmit, Bursa, Merzifon, Kayseri ve Trabzon yörelerini; Merkezi (Orta) Türkiye Misyonu, Torosların güneyinden Fırat nehri vadisine kadar olan bölgeyi (özellikle Maraş ve Antep illerine ağırlık veriliyordu), Doğu Türkiye Misyonu ise; Harput, Erzurum, Van, Mardin ve Bitlis’ten başlıca Rus ve İran sınırına kadar olan bütün Doğu Anadolu topraklarını içine alıyordu. Bu son üç misyonun Ermeniler üzerinde çalıştıkları dikkati çeker[17]. Yirminci yüzyılın başında Doğu, Batı ve Merkezi Türkiye Misyonlarına ait yaklaşık 20 bin öğrencinin öğrenim gördüğü 337 okul vardı ve bu okulların %42’si Batı’da, %30′u Merkezi Türkiye’de, %20’si ise Doğu Türkiye Misyonu’nda idi[18].
Bu amaçla işe koyulan misyonerler kurdukları “misyon” ların yanısıra ilk, orta ve yüksek seviyelerde açtıkları okulları ile matbaa, hastane ve yardım kuruluşlarıyla çok yönlü bir protestanlaştırma faaliyetine giriştiler. Bu derece örgütlü ve planlı bir faaliyet sonucunda hem mezheplerini yayıyorlar hem de azınlıkları etkileyerek onların Osmanlı’dan kopmalarına yardımcı oluyorlardı. Bu alanda en önemli Protestan kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açıldı. Bunlar arasında 1863′te İstanbul’da Cyrus Hamlin isimli bir misyonerin açtığı Robert Kolej anılmaya değerdir. Kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının çoğunu Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine, Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık görevinde bulunduğu ve Birinci Dünya Savaşı öncesi Bulgar kabinelerinden her birinde en az bir Robert Kolej mezununun yer aldığı görülür[19]. Yüklü bir program uygulanan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dillerinin yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi, Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur. Bulgarlar için çalışan Avrupa Türkiyesi Misyonu’nda ise 1899′da on misyoner, on iki Amerikalı misyoner yardımcısı ve 81 yerli yardımcı görevli hizmet veriyordu. Bölgedeki Protestan kiliselerinin sayısı ise on beşi bulmuştu. 1870-80′li yıllarda, İstanbul’da misyonerlerin kurduğu matbaada yayınlanan eserlerin yarıya yakınının Bulgarca olması bu konu üzerindeki çalışmaların ciddiyetini ortaya koymaktadır. “American Board“dan başka Bulgarları protestanlaştırmak için çalışan bir diğer Amerikan misyoner örgütü olan “Methodist Episcopol Mission” nun da 1858′de Bulgaristan’da birer misyon merkezi kurduğu görülür[20]. Amerikan misyonerlerinin İstanbul’da kurduğu Robert Kolej’in Bulgarlar için üstlendiği görevi, Beyrut’ta açılan Protestan Koleji de Arapları bilinçlendirerek Osmanlı’dan koparmak için üstlenmiştir [21].
Bu iki Kolej’den başka Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde açılan pek çok Kolej, aynı şekilde daha çok Ermenilere yönelik olarak çalışmıştır. Anadolu’da ilk Amerikan misyoner merkezi 1852′de Harput’ta kurulur. Aynı yerde 1878′de açılan Osmanlıların Fırat Kolej’i dedikleri Ermenistan Koleji (Armenian College) Protestan papazı yetiştirmek ve Ermenilere dilleri, tarihleri ve edebiyatları ile milliyetleri hakkında bilgiler vermek için hazırlanan programları takip eder. Aynı dönemde Merzifon’da Anadolu Kolej (Anatolia College), İzmir’de Uluslararası Kolej (International College) ile kızlar için açılan Amerikan Koleji, Antep ve Maraş’ta kızlar ve erkekler için açılan Merkezi Türkiye Kolej’leri; Tarsus’taki St. Paul Enstitüsü gibi kolejler öncelikle Hıristiyan azınlıkların çocuklarını eğitmişler ve ardından onların Osmanlı’ya karşı ayaklanmalarını sağlamışlardır. İçeride azınlıkları bu şekilde yetiştirerek kışkırtan misyonerler dışarıda da Avrupa ve Amerikan kamuoyunu Türkiye aleyhine çevirmek için kendi tahrikleriyle çıkan ayaklanmaların bastırılmasını “Türkler Hıristiyan ahaliyi kesiyor!” propagandalarıyla etkileyerek, Batı dünyasını Osmanlı Devleti aleyhine tavır almak üzere harekete geçirmeye çalışmışlardır. İyi yetiştirilmiş Ermeniler ABD’ye götürülüyorlar ve çoğu Amerikan vatandaşlığına geçtikten sonra Osmanlı topraklarına geri dönüyorlardı. Böylece dokunulmazlık zırhına büründükten sonra Ermeniler için özgürlük propagandası yaparak onlar lehine reformlar istiyorlardı[22] . 1914 yılına kadar 60 bini aşkın sayıda Ermeni’nin ABD’ne göç ettiği tahmin edilmektedir[23] .
Ermeni ve Bulgarlara yönelik olarak sürdürülen çalışmalar, aynı zamanda Rum, Hıristiyan Arap, Nasturi, Süryani ve Yahudiler üzerinde de yürütülüyordu. Hatta, Doğu’daki bazı Kürt aşiretlerinin ayaklanmalarında bölgeye 17.yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan Fransız ve İtalyan Katolik misyonerleri ile bunlara 19.yüzyıldan itibaren katılan İngiliz, Alman ve Amerikalı misyonerlerin faaliyetlerinin oldukça önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bir araştırmada bunlardan yalnızca “American Board“un 1900′de Avrupa Türkiyesi ve Anadolu’da 162 misyonerinin ve 21 misyoner merkezinin olduğu, 36 kurum ve yüksek okulda 2700 erkek ve kız öğrenci ile 398 ilkokulda 15 bin öğrencinin öğrenim gördüğü ifade edilmektedir[24]. Bir başka araştırmada ise 1914′e gelindiğinde ABD’nin Osmanlı topraklarında 9 hastahanesi, 426 okulu ve 25 bine yakın öğrencisi vardı[25]. Protestan misyonerleri açtıkları okul ve kolejlerle olduğu kadar kurdukları hastahaneler yoluyla da bölge insanlarını etkilemeye çalışmışlardır. İlk hastahaneler Antep, Talas (Kayseri), Mardin ve Van’da kurulmuş olup, bunları İstanbul, Merzifon, Sivas, Harput ve Diyarbakır” da açılanlar izlemiştir[26].
Gerek eğitim ve öğretim faaliyetlerini desteklemek gerekse dini propaganda malzemesi hazırlamak için İzmir ve İstanbul gibi merkezlerde matbaalar kurulmuş ve buralarda çoğu dini muht*******ı milyonlarca sayfa tutarında kitap ve broşür basılmıştır. 1820′lerden 1900′lere kadar basılan ve dağıtılan Kitab-ı Mukaddes ve Hıristiyanlığa dair diğer kitaplarla kolejlerde okutulan ders kitaplarının sayısının 7 milyon sayfayı bulduğu ifade edilmektedir[27]. Özetle, American Board ve diğer misyoner teşkilatlarının bu derece etkin ve yoğun çalışmalarının, 1880′lerden itibaren ABD’ye Orta Doğu ve Anadolu’da ekonomik, sosyal ve kültürel bir hayat sahası oluşturmada aracı rol oynadığı gözden kaçmayacak bir gerçektir..
Osmanlı Devleti’nde protestanlaştırma faaliyetlerini sürdüren bir diğer ülke ise İngiltere idi. Ortadoğu ve Anadolu’ya yönelik olarak çalışan İngiliz misyonerleri 19.yüzyıldan itibaren Mezopotamya ve Ege yöresinde yoğun olarak İstanbul, Antalya, Harput, Ankara, İzmir, Erzurum, Bursa, Antep gibi şehirlerde okul açmışlardır[28]. World Missions’un 1914 yılına ait istatistiklerine göre İngiliz Misyoner Cemiyetlerinin (British Missionary Societies) Osmanlı Devleti’nde 178 okulu ve 12 800 öğrencisi vardı[29]. 1919 tarihli bir rapora göre ise Milli Mücadele öncesi Anadolu topraklarındaki İngiliz misyoner sayısı 23 olup, bunların 7 ilkokulu ve 5 tane de ortaokulu vardı. Bu okullarda 86’sı çocuk yuvasında, 740′ı ilkokullarda, 134′ü ise ortaokullarda olmak üzere toplam 2190 öğrenci öğrenim görüyordu[30].
İngiliz, Fransız ve Amerikan misyonerlik faaliyetleri kadar yaygın olmamakla beraber Alman misyonerleri de Osmanlı ülkesine geldiler. Bunlar daha çok Kudüs, Beyrut, İzmir ve İstanbul gibi merkezlerde açtıkları okullar sayesinde çalışmalarını sürdürdüler. Sözkonusu okulların dini propagandadan ziyade Almanya’nın ekonomik ve kültürel nüfuzunun bölgede yayılmasını sağlamaya yönelik faaliyette bulundukları bilinmektedir[31]. Birinci Dünya Savaşı sonlarında Türkiye’de faaliyette bulunan Alman misyonerlerinin sayısı 79 eğitim elemanı ve 791 rahip olmak üzere 890′dır. Ayrıca 7 çocuk yuvası, 17 ilkokul ve bir ortaokul ile iki hastahane ve bir dispanserleri vardı[32].
İtalyanlara ait misyonerlik faaliyetleri de çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere Hatay, Beyrut,Selanik, Bingazi, Derne, Humus ve Trablusgarp gibi yerlerde yoğunlaşmış olup, diğer misyonerler gibi bunlar da eğitim ve öğretim faaliyetlerine ağırlık vermişlerdir[33]. İtalyan soyundan gelen Ivrea rahip ve rahibeleri ile İtalyan Cizvitleri tarafından açılan -büyük kısmı ilkokul seviyesinde- okulların esas gayelerinden biri Katolikliği yaymanın yanısıra İtalyan dili ve kültürünü öğretmekti.
Ana hatlarıyla verilen bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, çalışma alanları, amaçları ve metotları gözönüne alınırsa, Osmanlı Devleti 19.yüzyılda en yoğun ve çok yönlü bir misyoner faaliyetine sahne olmuştur. Ülke adeta bir baştan bir başa misyonerler tarafından açılan okullarla donatılmıştır. Devletin bazı bölgelerindeki eğitim ve öğretim kurumlarının yeterli olmaması misyoner okullarına olan ilgiyi arttırıyordu. Bu okullarda din propagandasının yapıldığı, kendi dil ve kültürlerinin öğretildiği, özellikle Fransız İhtilali sonrasında gelişen milliyetçilik akımının azınlıklar arasında yaygınlaştırılmaya çalışıldığı düşünülürse ne derece etkili oldukları açıkca kendini gösterir.
Bu durumu gözleyen Osmanlı yöneticileri, anılan okulları denetim altına almak ve zararlı faaliyetlerini engellemek olmak için çeşitli düzenlemelere gittilerse de, gerek kapitülasyonlar gerekse büyük batılı devletlerin müdahaleleri yüzünden istedikleri sonucu alamadılar. gibi denetleyemediler. Dolayısıyla bu okullarda Türklük ve Müslümanlık aleyhtarlığı işlenirken Türkçe vb derslerin de yetersiz verildiği kaynaklarda yeralmaktadır.
1900′de sadece Amerika’ya ait 400′ü aşkın okulda 20 bine yakın öğrenci öğrenim görürken, aynı yıllarda faaliyet gösteren idadi ve sultani sayısı 69 idi. Ve bunların sadece 7 bin civarında öğrencisi vardı. Aynı dönemde Osmanlı topraklarındaki toplam yabancı okul sayısı 2 bin civarında idi. Bunlara azınlıkların kendi okulları da ilave edilirse bu sayı toplam olarak 10 bine yaklaşmaktadır. Bundan dolayıdır ki, Devletin zayıfladığı dönemlerde, azınlıkların ayaklanmalarında ve Batılı devletlerin de yardımlarıyla birer bağımsız devlet haline gelmelerinde misyonerlerin eğitim faaliyetlerinin etkisi gözardı edilemez. Nitekim, 1829′da Yunanistan’ın, 1908′de Bulgaristan’ın ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Arapların Osmanlı’dan kopmasında misyoner faaliyetlerinin küçümsenemeyecek katkıları olmuştur.

201


Okyanusun 7,7 Kilometre Derinliğinde Yaşayan Balıklar Var

Yazan: admin Tarih: Eki 19th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

Japonya ve İngiltere’den araştırmacılar, okyanusun 7,7 kilometre derinliğinde yaşayan balıkları filme aldılar. Film, Büyük Okyanus’un derinliklerine indirilen ve üzerinde çeşitli aygıtlar bulunan uzaktan kumandalı bir sualtı aracı ile çekilmiş. Araştırmacılar, balıkların davranışlarının çok şaşırtıcı olduğunu belirtiyorlar. Çünkü, bu kadar derindeki balıkların fazla hareket etmeyen canlılar olacağını tahmin ediyorlarmış. Ama Pseudoliparis amblystomopsis görüntülerini news.bbc.co.uk adresinden izleyebilirsiniz.

109


En yaşlı kayaçlar

Yazan: admin Tarih: Eki 19th, 2008 | Kategori:: Genel Kültür

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en yaşlı kayaçlarının Kanada’nın Hudsan Körfezi yakınlarında bulunduğu keşfedildi. Araştırmacılar, bu kayaçların yaşının 4,28 milyon olduğunu saptamışlar. Bunlar, bugüne kadar bilinen en yaşlı kayaçlardan 250 milyon yıl daha yaşlı. Dünyamızın yaşının 4,57 milyar yıl olduğu düşünülürse, bu kayaçlar dünyanın oluşumundan yalnızca 290 milyon yıl sonra oluşmuş.

91