E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

'Makaleler' kategorisi icin arsiv

Nasıl Hızlı Okunur ?

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.

İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.

Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.

Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satırı okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz hareketi ile okumamız mümkündür.

Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur. Örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 000 kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, l 000 kelime okuyabilen ise 1,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır.

Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli ‘tane tane oku’ veya ‘yüksek sesle oku’ direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.

Halbuki dakikada 6 000 kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 500 kelime okuyarak ABD’yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.

Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca gözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.

Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir.

Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada 1000 kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.

207


Ölüm Gerçeği

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Giriş

Anadolu topraklarından önceki Türkçe’den gelen bir söz vardır: “Öceşki yok ölümle” yani ölümle mücadele edilmez, ona itiraz olmaz. Bu kesin bir gerçek. Ölümle başa çıkılamaz. Ölümün üstesinden gelinemez. O halde insanoğlu ne yapsın? Ölümü idrak etmeyi, ölümü algılama biçimini değiştirir.

Kendi iç ayarlarını değiştirir. Ölümün farklı yorumları, bu kesin gerçek karşısında duyulan çaresizliği, korkuyu, acıyı değiştirme isteğinden doğmuştur. Ölümü algılama ayarlarını değiştirmek için, insanlar çok çeşitli yollar denemiştir.

Ölmeden önce ölmek: Dünya zevklerine önem vermemek, yüreğini ilâhi aşk ile doldurmak, ölmeden önce ölmektir.

“Ölelim ölmez iken (ölmemişken) / Yine ölmemek için” (Yunus Emre)

Bu tasavvufi ve felsefi bir yoldur.

Başka bir yaklaşım, ölüm ile her şeyin biteceğini düşünerek, hayatı kâr saymak, ömrünü zevke adamaktır. Fakat bu gibi filozof veyâ şairleri okurken çok dikkatli olmak gerekir.

Çok defa zevkten kastedilen vicdan mutluluğudur. Bu gibi düşünürlerin çoğu, ahlâk yolunu terk etmemiş, her şeyi mübah saymamıştır. Onların söylemek istediği, yaşamayı kâr sayarak, yalnız kendi için değil diğer insanların mutluluğu için de uğraşmaktır. Yanlış anlaşılanların başında Ömer Hayyam gelir. Ömer Hayyam, sulu bir sarhoş değil, büyük ihtimalle ağzına içki koymayan bir saray bilginidir. Selçuklu sarayındaki adı “İmam Ömer”dir. Uzun yaşamış, matematik risaleleri yazmış bir şairdir.

“Şarap içelim demekten kasdı, yaşamanın kıymetini bilelim, coşkulu bir hayatı seçelim, dünyâda sultan olmanın şah olmanın geçici olduğunu, insan mutluluğunun daha önemli olduğunu derinden duyalım” gibi düşüncelerdir.

Bu ikinci yaklaşımda, insanları sevmek ve onları sevindirme yoluyla Allah’a yaklaşmak ön plandadır. Bir sûfî için bu iki yol yan yana ve iç içedir.

Ölmeden önce ölme yoluna mensup olan Yunus Emre ikinci yolda da karşımıza çıkar.

“Sevelim sevilelim Dünyâ kimseye kalmaz”

“İki Cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise”

İkinci yol sadece kendi zevkini düşünmekten ibaret kalırsa bir bencillik ve agnostisizme götürür. İnsan sevgisiyle birlikte olan ve ahlak değerlerini hiçe saymayan ikinci yolun ise birincisinden farkı yoktur.

Gerek halk edebiyatında gerek daha işlenmiş edebiyat ürünlerinde ölüm gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Rubai değerinde bir Azeri dörtlüğü vardır:

Dağlar başı tütündür / Kimin bağrı bütündür? / Eğil öpüm yüzünden / Dünya ölüm yitimdir…

Yani Dünya ölme ve birbirlerini kaybetme Dünyasıdır, deniyor.

Budizm öğretisine göre ölüm bir mesajdır. Bu mesajı okumak ve hayat dersi almak, yaşayanlara düşen bir görevdir. Bizim kitap ehli dediğimiz monoteist din mensupları, yani Musevi ve Hıristiyanlar da ölümün bir mesaj olduğunu, yaşayanlar için bir ders sayılacağını kabul ederler. Papa Jean Paul II’nin, 1994 yılında yayınlanan İlmihal Kitabında (Kateşizm) şöyle deniyor “Ölüm, insanın yeryüzünde yaptığı seferin sonudur. Bunun tekrarı yoktur. Tekrar bedenlenme yoktur. İnsan yeryüzünde Tanrı’nın lütfu ile, tanrısal plan ile bağlantı halinde ömür sürerek ebediyetteki kaderini kendi hazırlar. Buna da ölüm olayı son verir.” Kur’an-ı Kerim “her nefis ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz” buyuruyor. İşte büyük dinler ve ölüm gerçeği… Yunus Emre, bunun zamanının da belirsiz olduğunu, ölüm gerçeği ile gençlikte de karşılaşılabileceğini en iyi biçimde dile getirir.

“Hiç bilmeyiz kezek (sıra) kimin, aramızda gezer ölüm, / Halkı bostan edinmiştir dilediğin üzer (koparır) ölüm”

Biyoloji ve Ölüm

Son yıllarda sınırları ve özellikleri iyi belirlenen “apoptosis” kavramı, insanoğlunun ölümün biyolojik anlamıyla, karşılaşması demektir. Bilgilerimize göre yaşlanma bir fizyolojik süreçtir. Fakat ölüm söz konusu olunca, son zamanlara kadar marazi ölüm sebepleri akla gelirdi. Apoptosis ise programlanmış hücre ölümüdür. Hücre, bir mikrop etkisiyle veya soğuk-sıcak fiziksel olaylarla değil, yazılımında varolduğu için ölüyorsa, bu apoptosis olayıdır.

Yunus Emre, olağanüstü sezgisiyle, ilahi emir geri alınınca, insanın sadece bir kalıp olacağını çok güzel belirtmiştir.

“Sözün ıssı (sahibi) sözü alır, / Suretse toprakta kalır.”

Yani “ol” emri gönderilmezse, bağlantı kopar, söz geri alınır. Kalıp ise toprağa gömülür.

Kur’an-ı Kerim “Ruh Rabbin emridir” diyor. İşte bu emrin (sözün) geri alınması “Ölüm”dür.

Giriş bölümünde belirttiğimiz gibi, hayat bilimi demek olan Biyolojide, ölümün de özel bir yeri vardır. Çünkü bilim ilerledikçe daha önce felsefi konular sayılan “zıtların uyumu, her şeyin karşıtını da birlikte taşıdığı” gerçeği daha müşahhas (somut) duruma geçmektedir. Bazı hücre reseptörlerinin sitoplazma bölümünde (cytoplasmic portion) 80 aminoasidlik bir “ölüm bölgesi” (death domain) vardır. Bu bölümden apoptosis’e götüren sinyaller doğar. Apoptosis ise, önce de belirttiğimiz gibi, programlı hücre ölümü demektir.1

Eski Tıp ve Biyolojide ise ölüm, hayatın marazî bir sebeple sonu demekti. Yaşlılıkla güçsüz düşmek biyoloji konusuydu. Fakat yaşlanan organizmayı fizik veya biyolojik bir etken öldürüyordu. Apoptosis ise yeni bir kavramdır. Hücrede hayatla ölümün yan yana olduğunu ifade eder. Patolojik (marazî) sebeple ölümü Tanzimat devri ricâlinden Abdurrahman Sami Paşa şöyle ifade ediyor:

Her ten biter bir derd ile / Uğraşmaya her ferd ile / Değmez bu dünyâ-yi ahes / Allah bes baki heves.

“Her vûcud bir dert ile sona erer. Bazen bu dert sıcaktan bazen soğuktan gelir. Her birey ile uğraşmaya, bu değeri küçük dünyâ için değmez. Allah, yeterlidir. O’ndan başkası gelip hevesten ibarettir.”2

Biyoloji bilimi ile ölüm ilişkileri sâdece apoptosis ile kalmaz. Biyolojide ölüm, yeni canlılara yeni organizmalara hayat alanı tanımak yani yenilenmek için zorunludur. Biyolojinin kanunlarından birisi de ölüm oranının yüksek olduğu zamanlarda, doğum oranının da artmasıdır. Ekonomik yoksunluklarda, doğumların arttığı şeklinde gözlemler yapılmıştır. Toplumlarda gelir arttığı, ölüm oranının azaldığı dönemlerde doğum oranı da azalma eğilimi gösterir.3

Doğum hızının artışı, nüfus büyümesiyle sonuçlanır. Doğum hızı artışı, genç nüfus oranını da arttırır. Pakistan’da nüfusun yarısı, 15 yaş veya daha altında olanlardır.4 Hayat uzunluğu türlere (canlı nev’ileri) göre büyük değişiklikler gösterir. Balinalar 300-400, kaplumbağalar 300-350, filler 70-90, atlar 40-45, sığırlar 20-25, köpekler ve kediler 12-15, tavşanlar 5-7, sıçanlar üç yıl yaşadıkları halde eklembacaklıların (arthropodlar) ömrü günlerle ölçülür.5

Yaşlanma olayı, doğumda hatta doğumdan önce başlar. Yetmiş beş yaşında bir erkek, otuz yaşında sahip olduğu tat alma tomurcuklarının % 30′unu omurilikteki aksonların % 64′ünü, böbrekteki glomerüllerin % 44′ünü kaybetmiştir. Beyine giden kan % 10 azalmıştır. Akciğerlerin vital kapasitesi % 45 civarında azalmıştır. Yaşlı vücutların ölümü bir seçilmedir (seleksiyon). İşe yaramayan vücut ölümle ortadan kalkacak, daha sonra gelecek döllere yaşama mekânı ve beslenme olanakları bırakılmış olacaktır. Ölüm, hücrelerin tek yönlü ve geri dönüşü olmayan değişimidir.6

Dinlerde Ölüm

Eski çağdan bu yana İsrail kavmi, insanın topraktan yaratıldığına ve bu yaratılışı, toprağa Tanrı’nın nefesinin üflendiğine inanıyordu. Tevrat’ta bu nefese “nefeh” adı verilmişti. Nefesin geri alınması ile, beden tekrar toprağa dönüyor, nefeh ise bedenden uzaklaşıyordu.

Ölüm ilahi bir karar değildi. İnsanoğlu günah işlediği için Cennetten çıkarılmıştı. Dünyâya gönderilmekle de “ölümlü” olmuştu.

Hıristiyan dini, bu inanışa bir farklı boyut ekledi. İsa Mesih’e inanmayan insan, kurtuluşu reddediyor ve gerçek ölüme müstahak oluyordu.

İslâm dininde ölüm haktır (gerçektir). İnsanoğlunun günahının sonucu değildir. Gerçi insanoğlu Cennetten çıkarıldığı için ölümlü olmuştur, fakat bu bir ceza değil, bir dönemdir.

Asli günah anlayışı İslam dininde yoktur. Bütün çocuklar günahsız doğarlar. Vaftiz edilmeleri gerekmez. Ölüm, Dünyâ imtihanının sonu olduğundan, ibret almak için ölümü düşünmek kâfidir. “İbret alınacak ölüm elbet. İş sona ermeden de bilirsiniz kabirlerin darlığını, mihnetin çetinliğini, varılacak yerin korkusunu, düşülecek çukurun derinliğini, kemiklerin ayrılışını, çukurun gamını, taşın kapanıp örtüşünü.”7

Edebiyatta Ölüm

Anadolu topraklarında gelişen Türk Edebiyatının ilk büyük şairi Yunus Emre, ölüm konusunu ibret nazarıyla en fazla işleyenlerdendir.

“Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri / Ger taş isen eriyesin / Bakıp görücek bunları”

Mevlânâ ölüm karşısında daha soğukkanlı ve ölümle nazlanır gibidir.

Oğlu Sultan Veled’e hitabeden söylediği son gazelinde

“Yürü başını yastığa koy, beni rahat bırak, sabahlayan, harap, müptelâ beni terk et. Biz sevda dalgasıyız, geceden sabaha yalnızız, ister bize gel, lütfedersin, ister bırak bizi cefâ et bize. Benden uzak ol sende belâya düşmiyesin yoksa. Selâmet yolunu seç, belâ yolunu terk et. Taş yürekli bir zorba bizi sürüklüyor, kimsenin ona kan pahasını hazırla dediği yok. Güzel yüzlülerin şâhına vefalı olmak gerekmez. Ey sarı yüzlü âşık sen sabırlı ol, vefa göster. Ölüm öyle bir dert ki onun devası yok. Ben bu derde çâre bulmanı nasıl isteyebilirim?

Rüyamda dün gece, ilinin pîrini gördüm. Eliyle bana işaret ederek, bizim tarafa gel artık dedi. Eğer yolda ejderha varsa, aşk bir zümrüttür. O zümrütün ışığıyla ejderhayı def edebilirsin.

Artık yeter ben kendimde değilim, Sen ilmini arttırmak istiyorsan, Ebu Ali Sina’nın tarihinden bahset, Ebulalâ Maarri’nin uyarılarına uy”

Bu gazelinde Mevlânâ, ölüm’ün insanları sürükleyen bir zorba olduğunu fakat kimsenin ona karışamadığını ve ona çâre olmadığını söylerken, oğluna da “sen âşık ve müptelâ babanı bırak, akılcı filozofları yani İbni Sinâ ve Maarri’yi oku” derken bir türlü nazlanma içindedir.

Yine son günlerinde söylediği bir kıta da Mevlânâ’nın ölüm hakkında fikirlerinin bir özetidir.

“Be rûz-i merg çu tâbut-i men revân bâşed / Güman meber ki merâ derd-i cihan bâşed / Cenâzeem çu bebini megu firak firak / Mera visâl ü mülakat an zeman bâşed / Kodam dâne füru reft ber zemin ki nerest? / Çerâ bedâne-i insânet in gümân bâşed?”

“Ölüm günümde tabutunu yürür görünce, beni bu dünyadan ayrılışa üzülüyor sanma. Cenâzemi görünce ayrılık diyerek üzüntünü dile getirme. Benim için asıl kavuşma ve görüşme zamanı o zamandır. Hangi tohum toprağa girdi de tekrar bitmedi? İnsan tohumu için neden bu doğru olmasın”

Mevlânâ’nın burada söyledikleri basit bir reenkarnasyon (tekrar bedenlenme) benzetmesi değildir. Burada, tekrar dirilme, insan ruhunun ölümsüzlüğüne inanmaktır.

Mevlânâ’nın çağdaşı olan Yunus Emre ise, Ölüm konusunu daha çok korkunç yönüyle ele alır. Bunu yaparken kendisinin ölümden korkmadığını, bu yaklaşımı diğer insanlara öğüt vermek için seçilmiş bir davranış olduğunu anlamak mümkündür.

Yunus Emre ölüm karşısında Türk şiir geleneğini devam ettirmektedir. İslâm dininden önceki Türklerde de ölümden ibret alınması için ölümün korkunçluğu vurgulanır. Mani dinine bağlı Uygur Türklerinin bir ölüm ilahisini Talat Tekin’in günümüz Türkçesine uyarlaması ile buraya alıyorum. (8-9. yüzyıl)

Sonunda yine şu ölmesi var

Karanlık tamuya düşmesi var

Binlerce şeytan gelir derler

Dumanlı şeytanlar hükmeder derler

Karanlık gece gibi çöker derler

Sıkıntı yüreğe düşer derler

Ardıç gibi bedenini bırakır derler

Malı mülkü cümle kalır derler

Aksi, kıllı kart şeytan gelir derler8

Türkler, İslâm Dinini kabul ettikten sonra, ağıtlara ve ölüm şiirlerine aynı anlayış hâkim olmuştur. Bu dünya geçicidir, sonunda her şey bırakılır.

Alp Er Tonga öldü mü

Kötü dünyâ kaldı mı

Felek öcünü aldı mı

Şimdi yürekler paralanıyor

Felek fırsat gözetti, bir tuzak kurdu

Beyler beyini yanılttı

Kaçsa bile bu tuzaktan nasıl kurtulurdu?9

Bu yazının giriş bölümünde belirttiğimiz gibi ölümün algılanmasında diğer bir yaklaşım, Ömer Hayyam yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre Dünyâ madem ki geçicidir, bundan sâdece ibret almak ve dünyâya önem vermemek dersi çıkmaz. Bu gerçeği görerek hayattan zevk almak, hayatın tadını çıkarmak da mümkündür. Fakat bu ikinci yaklaşımda egoizme kapılarak, ahlâk ilkelerinden ve insan sevgisinden, yardımlaşmaktan uzaklaşma tehlikesi vardır. Ömer Hayyam ahlâk ilkelerinden uzaklaşmak istemez. Samimiyeti arar, insanların ortak mutluluğunu arar. Ömer Hayyam, nihilist veyâ anarşist olmaktan çok uzak bir kişiliktir. İslâm dinine bağlı bir matematik bilginidir.

Ölüm gerçeği karşısında sinmek yerine daha mücadeleci olma yaklaşımı yalnız Hayyam yaklaşımı olmayıp, bir amaç uğruna savaşanların da yaklaşımıdır.

“Altı da bir üstü de birdir yerin,

Mevt ise son rütbesidir askerin

Arş yiğitler vatan imdâdına”

Namık Kemâl’e aittir. Şehidlik mertebesi için, zirve şiirlerinden birini de Mehmet Âkif yazmıştır. “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber”

Felsefe’de Ölüm

Eski Mısır felsefesinde ve dininde, insan kişiliği ölümsüzdü. Ölen bedendi. Yunanlılar da genellikle bu inanışta idiler. Aristo’ya göre bedenin dağılmasından sonra da ruh, varlığını sürdürecektir. Ruh, bedensel olmayan bir varlıktır. Birçok filozof bu inanışı paylaşır. Wittgenstein bu görüşte olmayanlardandır. Ona göre “insan bedeni, ruhun en iyi sûreti, resmidir”10 Bedensel olmayan bir varlık, yani bedenin dışında ruh düşünülemez.

1. Lackie J. M. JAT DOW, The Dictionary of cell and Molecular Biology, Academic Press, 1999.

2. Abdurrahman Sami Paşa’nın Fuat Paşa için yazdığı mersiye (ağıt).

3. Helena Curtis, Biology, Worth Publishers, 1983.

4. Age.

5. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, cilt 1, Kısım 1, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1985, cilt 1, s. 342.

6. Age., s. 342.

7. Hazret-i Ali, Nehcü’l Belaga, Çeviren-Hazırlayan Abdülbaki Gölpınarlı, Ansariyan Publication, Qum 1981.

8. Talat Tekin, İslâm Öncesi Türk Şiiri, Türk Dili, cilt 51, yıl 36, sayı 409, Ocak 1986.

9. Agm.

10. Antomy Flew, A Dictionary of Philosophy, Pan Books, London 1979.

144


Ülkelere göre gözaltı süreleri!

Yazan: admin Tarih: Eki 14th, 2008 | Kategori:: Makaleler

14 Ekim 2008

Ülkelere göre gözaltı süreleri!

Gözaltı süreleri arttırılsın deniyor. Peki dünya ülkelerinde bu süre ne kadar? İngiltere’de 28 gün, diğer ülkelerde ise…

Ülkelere göre gözaltı süreleri!

Aktütün’deki saldırının ardından, terörle etkin mücadele için güvenlik güçlerinin istediği yetki artırımı ve gözaltı süresinin arttırılması çerçevesinde AK Parti geniş bir çalışma başlattı.

Avrupa Birliği yasal çalışmaları ve demokratikleşme paketlerine zarar vermeyecek şekilde gözaltı sürelerinin arttırılması için dünyada gözaltı süreleri ile ilgili uygulamaları inceleyen AK Parti kurmayları, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla hazırlanan dosyadaki bilgilere dayanarak, gözaltı süresinin uzatılmasının mümkün olabileceği sonucuna ulaştılar.

START VERİLDİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yapılan Terörle Mücadele Üst Kurulu’nda, istenen gözaltı süresinin uzatılması, her operasyon için validen izin alınması uygulamasının kaldırılması, birden çok ili ilgilendiren operasyonlar için koordinasyonu sağlayacak bir birim oluşturulması, yollarda üst ve araç aramalarda karşılaşılan hukuki sorunlar giderilmesi, PKK ile ilişkili olduğu bilinen siyasi parti, yerel yönetimler, sendika, vakıf ve dernekler hakkında gerekli işlemlerin yapılması, örgüt propagandası yapan yayın organlarının girişinin durdurulması, güvenlik güçlerini de yasalar karşısında koruyan düzenlemeler yapılması, polis özel harekat timlerinin yeniden canlandırılması, sınırların fiziki güvenliği için planlama yapılması yolunda alınacak kararlar için start verildi.

İŞTE DÜNYADAKİ GÖZALTI SÜRELERİ

Bu önlemler arasında yer alan Özel Harekat Timlerinin yeniden bölgeye gönderilmesine ilişkin çalışmanın ardından AK Parti tarafından gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin bir rapor hazırlandı.

Hazırlanan raporda, İngiltere ve ABD’de terör suçlarına ilişkin düzenlemeler dikkat çekici. En ilginç gözaltı süresi Romanya’da. Bu ülkede süre 180 güne kadar çıkabiliyor.

Rapora göre ülkelere göre gözaltı süreleri uygulamaları şöyle:

ALMANYA: Alındığı günün sonunda serbest bırakılıyor. Terör suçlarına ilişkin ayrım yok.

İNGİLTERE: Gözaltı süresi en fazla 28 gün. Bu sürenin 46 güne kadar çıkarılmasına ilişkin çalışma bulunuyor. Ancak uygulamada İngiliz kökenli ve İngiliz vatandaşı olanlarla, yabancılar arasında fark bulunuyor.

FRANSA: Gözaltı süresi 24 saat. Terör gibi bazı suçlarda süre 4 güne kadar uzatılabiliyor. 2006’da yapılan değişiklikle terör suçlarındaki süre 6 gün olarak belirlendi.

İTALYA: Gözaltı süresi 24 saat. Avukat tahsis edilmesi halinde süre 48 saat oluyor.

KANADA: 24 saat. 48 saate kadar uzatılabiliyor.

AVUSTURYA: 48 saat.

BELÇİKA: 24 saat. En fazla 48 saate kadar uzatılabiliyor.

LÜKSEMBURG: 48 saat.

İRLANDA: 24 saat. Mahkeme kararıyla en fazla 72 saate çıkarılabiliyor.

PORTEKİZ: 48 saat.

İSPANYA: 72 saat. Terör suçlarında 5 güne kadar çıkabiliyor.

DANİMARKA: Terör suçlarında azami 3 güne kadar uzatılabiliyor.

FİNLANDİYA: 3 gün.

İSVEÇ: 3 güne kadar uzatılabiliyor.

BULGARİSTAN: 24 saatlik süre 72 saate çıkarılabiliyor.

ROMANYA: 180 günle sınırlı.

HIRVATİSTAN: 24 saat.

JAPONYA: 10 gün.

ABD: 48 saat. 11 Eylül sonrası ABD vatandaşı olmayanlara süre 7 güne kadar çıkarılabiliyor.

Kaynak; internethaber

167


Tarih Dersleri’nde “Milletler Tarihi”

Yazan: admin Tarih: Eki 14th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihte hiç görülmemiş ölçüde bazı dinler bir aradaydı. İşin ilginç yanı, 18. asra kadar bu farklılıklar bir sorun teşkil etmezken bu asırdan sonra yeni dünyada en önemli sorun etnik ayrılıkların ortaya çıkması oldu. Osmanlı İmparatorluğu tebaasının dini ve lisani renkliliği açısından hiç şüphesiz ki tarihteki Büyük Roma’dan sonra en ilginç olanı.

Eski Roma pagan bir imparatorluktu ve hayatının belli bir safhasına kadar bu imparatorlukta tek tanrılı yani semavi dinler mensubu, tarih icabı sadece Filistin’deki yahudilerdi. Yahudilerle diğer çoktanrılı dinlerin , en başta Romalılar’ın kendilerinin birarada olmaları ve bulunmaları hiç şüphesiz ki belirli sorunları getirmiştir. Bizzat Hristiyanlığın çıkışı ve Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesi olayları sırasındaki çatışma noktaları da bunu göstermektedir

Bizim asıl üzerinde önemle duracağımız konu şudur: Aradaki Hristiyan Roma yahut yanlış bir deyimle Bizans denen camianın çekilmesinden sonra Osmanlılık, Balkanlar’da Tuna boyundan Mezopotamya denen bölgede yani bugünkü Irak’ta, Fırat kıyılarına, Kafkasya’dan hatta Ukrayna Kırım’dan güneydeki Somaliya, Etiyopya’ya kadar bir kere üç semavi dinin , üç büyük dinin hemen hemen bütün mezheplerini, varyantlarını da bulundurmuştur.

Bu, müslüman bir imparatorluktur. Müslüman imparatorlukta da birçoklarının yarı bilir, yarı bilmez tekrarladıkları bir durum söz konusudur. Efendim, bu müslmanlığın sünni ve hanefi yorumudur. Doğru değildir. Biraz sonra üzerinde duracağız. Onun dışında asıl en önemli unsur hristiyanlık dediğimiz bu semavi üç üniversal dinin bütün kiliselerinin, yani bütün yorumlarının birarada bulunmasıdır. Hele 19. asırda protestanlığın ortaya çıkması milletlerarası diplomasi ve çatışma alanlarının bu mezhebin rengiyle ortalığa kendini tanıtması daha başka sorunları ortaya çıkarmıştır.

Hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu tarihte hiç görülmemiş ölçüde birtakım dinlerin, cemaatların bir arada bulunmasıdır. Daha da ilginci belki 18. asırda hatta 19.asırda değil, 18. asrın ortalarına kadar dil farklılıklarının bir sorun teşkil etmemesine rağmen bu asırdan sonra yeni dünyada asıl en önemli sorun dile ve dil farkına dayanan etnik ayrılıkların ortaya çıkmasıdır. İşte o zaman bilinen kiliseler ve inanç grupları arasında da çatışmalar çıkmakta ve imparatorluğun hazin sonunu hazırlayan dramatik gelişmelerle bu tarih sayfası kapanmaktadır diyoruz.

Kapandı mı acaba? Hayır. Zamanımızdaki olaylar gösteriyor ki Osmanlılık bazı safahatta dönemini çok daha rasyonel bir kuruluşla götürebilmiştir. Bugün en azından Ortadoğu coğrafyasına baktığımız zaman, bunu görmemek mümkün değildir.

Şimdi dilenirse, büyük dinlerin ortaya çıkışında ve bunların bu imparatorluktaki devamındaki bazı esasları ele alalım. Bir kere Roma İmparatorluğu’nda hristiyanlık tabi ki gayri resmi, tabi ki muhalif, “clandestin” denen adeta bir yeraltı teşkilatlanması şeklinde gelişmiştir. Zaman zaman Roma imparatorlarının ve idaresinin bu dini harekete ihtiyatlı da olsa toleranslı veya umursamaz bakışı, zaman zaman oldukça düşman bakışlar dolayısıyla hayatı çok zor götüren ama imparatorluğu da zorlyan geniş bir inanç grubudur bu. Filistin’de çıkan Mesih bazılarının zannettiği gibi yahudilikte çıkan ve o dinin yasalarını, yaşayış biçimini denetleyen, yorumlayan bir hareket olarak kalmamıştır. Hz. İsa’dan sonra onun havarileri ve hayatta kendisini görmeyen Tarsuslu haham St-Paul, - Shaul ‘dur adı - yeni yorumuyla Mesih ve bu inanç üniversaldir. Bütün milletlere gelmiştir ve göklerin melekutunu , yani öbür dünyanın hakimiyetini bu günahkar dünyaya göstermektedir. O zaman kilisenin teşkilatlanması söz konusudur. Çok açıktır, bu teşkilatlanma başladığı zaman yani kilise doğrudan doğruya, işte eyaletlerde piskoposlar onların altında papazlar, bu gizlilikte veya açıklıkta bu şekilde devam etmiştir.

St-Paul’ün kurduğu ilk kiliseler olan Antakya, Efes, İskenderiye vs. ki İstanbul bunların içinde yoktur ve buralardan gelişen cemaatlerla bu yapılanma artmaktadır. Daha da ilginci, St- Paul yeni dinini ve düşünceleri yaydığı zaman şehirlerde mevcut yahudi cemaatinin ibadet yerlerini, yani sinagogları kullanmıştır çünkü her yetişkin yahudinin hele St.Paul gibi çok etkileyici çok güzel konuşan bir hahamın, oradaki kürsülerde cemaata vaaz verme, yorum getirme hakkı vardır. Yavaş yavaş sinagogdan dışarı çıkmıştır. Her zaman çok dostça karşılanmadığı bellidir. Nitekim kilisenin asıl iki kurucusu St.Petrus, St.Pierre ve St.Paul idam edilmişlerdir. Bu zaman içerisinde hristiyanlığın çeşitli yorumları ortaya çıkmıştır. Bir tanesi İskenderiyeli rahip Arius’tur. Ona göre İsa’nın uluhiyetinden çok bir mesih rolü önemlidir. Ve Ariusçuluk ilk zamanlarda daha çok, şaşılacak bir şey, şehirli olamayan kitlelerin arasında tutulmuştur. İlk konsül, büyük bir yetki çatışmasının, büyük bir yorum çatışmasının sonunda ortaya çıkmıştır. Ne derecede Hristiyan olduğunu bilmediğimiz ama hristiyanlığa sempatiyle bakan, koruyucu rol oynayan İstanbul şehrinin gerçek kurucusu Büyük Konstantin, İznik şehrinde bu sorunları çözmek için bir konsil toplamıştır. Hristiyanlığın ve kilisenin hayatını tayin eden asıl konsil de budur. Burada bir kere sayısız incillerden bazıları ref edilmiştir. Sadece dört tanesi kabul edilmiştir. Hristiyan inancını, Hz İsa’yı ve hayatını ve söylediklerini nakleden kitaplardan dördü: Lukas, Marcus, Matta, Yuhanna. Bunların anlattıkları birbirlerini tamamlıyor ve Hristiyan inancının ve vahyin, tanrının dediklerinin, İsa’nın söylediklerinin, doğru yorumu olarak gösteriliyor.

Bunların üstüne onu görmeyen fakat onu tanıyan, onunla aynı fikirde birleştiğini kabul eden ve ileri süren St.Paul’ün Efes, Galatya, Selanik, Antakya, vs yerlerdeki misyonu, ordaki halka yazdığı mektuplar, yani hitabeti ve esasları da İncil’in arkasına konuyor. Dahası, hristiyanlığı yaymak için ıstırap çektiği ileri sürülen kişilerin mektupları yer alıyor. İşte bu İncil ve dini kilise hiyerarşisi orada kabul ediliyor. Daha mühim bir şey var. Bir karar değil, bir tahkir, bir lanetlemedir Yahudi dini ve o inanış Hz. İsa’yı çarmıha germiştir. Bu konsilden sonra hiç şüphesiz ki ortalık durulmamıştır. 425’te Efes’te bir konsil daha toplanmıştır. Bu konsilde İstanubul patriği Nasturius’un yorumlarına, Hz. İsa yorumlarına karşı İskenderiye, Antakya ve Ermenistan takımının yorumu söz konusudur. Aradaki büyük çatışma dolayısıyla tarihte monofisizm denen, yani bugünkü Mısır Kopt Kilisesi’nin, Süryani Kilisesi’nin ve Ermeni Kilisesi’nin esasını teşkil eden ayrılma ortaya çıkacaktır. Henüz erken. Burada, Efes Konsili’nden sonra 451’deki Kadıköy Konsili’ni beklemek gerekir. Orada işte bu ayrılık artık kesinleşmiştir Bizans’ın resmi kilisesiyle arasında ayrılmayla ortaya bugün bildiğimiz Ortodoks Kilisesi, Ermenistan kilisesi, Kopt kilisesi ve Süryani Kadim kilisesi çıkmıştır. Osmanlılık da 5.asrın ortasındaki bu mirası devralmaktadır.

Diğer bir ayrılık hiç şüphesiz ki, 10 ve 11. asırlarda yeşeren ama 1050’de kesinlikle birbirinden kopan İstanbul ve Roma arasındadır. Hristiyan alemi Justinianus’tan beri özellikle bu memleketin hristiyanları, Roma’daki papayı birinci sayar. Bu bir ihtiram, bir idare, bir öncülüktür. Roma’daki papaya bir uluhiyet vermek onların zihniyetinde yoktur. Roma bu iddiayı benimsedi ve İncil’in tercümesinde ve deyişlerdeki bazı yorum farklarına gittiği ölçüde bir kavga dövüştür. Filiocve , yani baba ve oğulu, tanrıyı ve İsa’yı bir hamurun , bir mayanın, bir cevherin içine koyan görüşle, Bizans’ın bunları ayıran görüşü, bir ilahiyat çatışmasına dönüşmüştür. Ama o asırdaki karşılıklı afaroz yetmez. 1204’te İstanbul, Avrupa’dan gelen Haçlı sürülerince yağmalandığı, halkın can mal ve ırzı ihlal edildiği, katledildiği dönemden itibaren Batı ve Doğu kiliseleri birbirinden nefret eder hale gelmiştir.

İşte Osmanlılık bu iki dünyayı da bulmuştur. Doğrusu İtalya’daki papanın etrafındaki geniş katolik alemiyle yeni girdiğimiz vatandaki ortodoks dünyanın arasındaki çatışmadan Osmanlı İmparatorluğu hem yararlanacak hem yeni bir teşkilatkanmanın tohumlarını temellerini atacaktır. Diğeri hiç şüphesiz ki Hristiyan dünyanın devamlı olarak tahkir ettiği suçladığı ve benimseyemediği yahudi alemidir.

Yahudilik bu topraklarda ne kadar vardı? Miladın ilk asırlarından itibaren Milet tiyatrosuna gidersiniz, abonmanla satılan sıralardan birinin üstünde Simeon Judeon der, Sartagi dersiniz kazılarda bir yahudi sinagogu ortaya çıkar. Antakya’nın bir yahudi cemaati vardır. Kapadokya’nın vardır. Bitinya’nın, Bursa havalisinin vardır. İskenderiye’de zaten yahudilik bu şehir kurulduğundan beri vardır. Demek ki Akdeniz dünyasında hatta Roma’ya, hatta yeni kurulan koloniler, Marsilya gibi kentlere kadar yahudilik çoktan yaygındı. Roma İmparatorluğu’nda denilebilir ki coğrafi bakımdan en yaygın din yahudilikti. Bu hayatına nasıl devam etti ve Osmanlılık bu dinle, yani tek tanrılı dinlerin inancı, inanç kaynağı olan bu anlayışla, bu cemaatla nasıl aynileşti bunun üzerinde durmak gerekir.

Tarihi bir vakadır. Tiberius’un zamanında Kudüs’teki mabet yakıldı ve şehrin yahudi nüfusu özellikle Bar Kohba Ayaklanması’ndan sonra sürüldü. Masada’da Filistinliler, kendilerini kahramanca müdafaa ettiler. Bu olaydan sonra Filistin ülkesindeki geniş yahudi grupları Roma İmparatorluğu’nun her tarafına yayılmak durumunda kaldı. Bu coğrafya açıkça konuşmak lazımdır bugünkü Türkiye’yi, hemen Suriye, Filistin’in bütün bölgelerini, Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı ve ortaçağlarda Endülüs’ü İspanya’yı kapsadı. İtalya’da zaten bir yahudi grubu vardı. Şurası tartışılan bir konu. Ortaçağ boyunca Alpler’in ve İspanya’daki Pireneler’in kuzeyine geçen ve coğrafya itibarıyla Aşkenaz dediğimiz Doğu Avrupa Yahudileri nasıl oluyor da Roma İmparatorluğu’nun ve yahudilerin anayurdundaki nüfusun dokuz misli fazla olabiliyor. Bunun cevabını vermek çok zordur. Tarihi demografik meselerle bunu bilemeyiz. Yalnız şurası bir gerçektir. Osmanlılık, Bizans’tan tevaris ettiği cemaatiyle yaşamaya baştan alışmıştır. O kadar ki, Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir hükümdarın tarihini yazan üç kaynak, birisi Tursun Bey, ikincisi Kritovulos Rum Ortodoks, üçüncüsü de Kapsali’dir. Kapsali’nin yazdığı eser yerli yahudi nüfusun artık Osmanlı cemiyeti ve idaresine karşı duydukları yakınlık ve bütünleşmenin de bir ifadesidir. Ama 15. asırda Endülüs’ün tamamiyle hristiyanlaştırılmasından ve giderek engizisyonun kurulmasıyla yahudiler dalga dalga Kuzey Afrika üzerinden, İtalya’dan oralarda da tutunamayarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığındılar. Mesela 15. asrın sonunda İstanbul’da birdenbire 53 adet Kahal, çoğulu kahalim, yani cemaatlar çıktı. Her sinagog ve etrafındaki mahalli halkına kahal tabir edilir.Hiç şüphesiz ki 16.asır boyunca bu cemiyet Avrupa’nın iktisadi mali sanatlarını, matbaayı, hekimliği Türkiye’ye getirmiştir.

Dolayısıyla, İstanbul’un dışında o vakte kadar iki kere Venedik’ten alınan , 2. Murat’tan evvel tamamen Osmanlı’da kalan Selanik şehri de kesif surette yahudi göçüne sahne oldu. Rumeli’nin Kastorya, Selanik ve Florina ve Bosna’da ve Arnavutluk’taki birtakım şehirlerde yahudi gruplar ortaya çıktı. Osmanlı İmpartorluğu’nun hristiyanlardan sonra en kalabalık grubu yahudilerdir. Klasikten beri imparatorlukta oturan yani bugünkü Güneydoğu Anadolu’daki şehirlerde oturan ve Aramca konuşan, zaten Mezopotamya bölgesinde, Irak’taki şehirlerde oturan ve Aramca konuşan, ve nihayet Yahudilerin anayurdu olan Filistin’de bilhassa Sfat ve Kudüs’te oturan vardır. Bunların içinde hatta çok gariptir ki semitik, yani yahudi asıllı oldukları, İsrailoğulları’ndan oldukları halde Karay Mezhebi’ni seçenler de görülür. İmparatorlukta bir de Kırım ve Kıpçak bölgesinde Türk asıllı olarak Karay mezhebine geçen şamanizmden yahudiliğin Karay Mezhebi’ne geçen, veya gene Kırımçaklar gibi Türk asıllı olduğu halde Tevrat, Talmud , yani bildiğimiz Ortodoks Yahudilik’i seçen gruplar vardı. Bunların hepsi Osmanlı İmparatorluğu’nda hristiyan dünyaya bir denge olarak düşünülmüştür.

Fatih, İstanbul’u aldığı zaman şehre bir de önemli ölçüde Ermeni nüfusun göç etmesini teşvik etti. İstanbul haraptı ve boştu. Bu sanatkar milletin, birtakım dallarda temayüz etmiş bu grubun başkente yerleşmesi şarttı. Görülmemiş bir şey daha yaptı. Ermeni kilisesinin Ermeni milletinin ruhani merkezi Eçmiyazin, yani Erivan civarındaki Eçmiyazin ve Van’daki yani Ahtamar ve Sis dediğimiz Çukurova Katolikosluğu olmasına rağmen ve tabi Kudüs ‘te bir patriklikleri bulunmasına rağmen , İstanbul’da bir patriklik ihtas etti. Başına Bursa metropoliti Hovakim’i getirdi. Yıl 1461. Ermeniler ruhani reislerinin Eçmiyazin’de olduğunu söylediler. Bu, idareyi çok ilgilendirmiyordu. Ermeni milletinin mali, idari işlerine, eğitim sorunlarına, hukuk işlerine İstanbul Patrikhanesi bakacaktı. Herkes oradaki , millet başına, yeni tayin edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni Patriği’ne tabi olacaktı. Eçmiyazin’deki ruhani otorite bile idari ve mali işler bakımdan ona tabiydi. Bu büyük bir değişiklikti. Ve Osmanlı Ermeniliği’nin bilhassa Batı Ermeniliği’nin kültürel bakımdan da tarihi yolunda kandine özgü bir inkişafını sağlamış oldu.

Görülüyor ki Osmanlı imparatorluğu’nda sayısı hayli kalabalık hristiyan grupların yanında Mezopotamya Bölgesi’nde sünni hukuk doktrinin farklı yorumları olan Şafilik’e, Kuzey Afrika’da Hambelilik’e ve esas itibarıyla Sünni yorumun esası olan Hanefilik’e mensup müslümanlar vardır. Mesela Diyarbakır’da, mesela Musul’da, mesela diğer Arap eyaletinde Şafi Müftüsü’nü görmek bazı yerlerde mümkündü. Müslümanlar mahkemeye gittikleri zaman kendi davalarının bu mezhebin yani Ebu Hambel, imam Şafi, İmam Hambeli ve Ebu Hanife veya İmam Maliki’nin içtihatlarına göre bakılmasını ileri sürerlerdi. Bu, onların hakkıydı. Mısır’da bu dört mezhep de birarada bulunduğu için Osmanlı’nın tayin ettiği kadı adeta başkadı rolünü oynuyordu. Böyle bir imparatorluka , protokoldaki üstünlük Bizans’tan kalma bir alışkanlık olarak İstanbul’daki Rum Ortodoks Patriği’ne verilmiştir. Bizzat Floransa ve Ferrara Konsilleri’nde hristiyanlığın iki büyük dalını katoliklik ve ortodoksluğu birleştirmek isteyen çabalara ve orada şampiyonluğu götüren ortodoks metropolit Bessarion’a karşı bayrak kaldıran eski patrik Gennadius Skolarius, ki Bizans’ın son senelerinde işten atılmış fakat halk ona eskisinden daha fazla saygı göstermekteydi, Fatih tarafından son derece onurlandırılmış. Protokolde padişah kimseyle yemek yememesine rağmen patrikle birlikte davet edilmiş ve yemek yemiştir. Kendisine verilen hediyeler ve veziranın gösterdiği ihtiramla Bizans devrinde bile görmediği bir statüye kavuşmuştur. 19. yy da Tanzimat Devri’ne kadar rum patriği ve kendisine bağlı eyaletlerdeki metropolitler gayrimüslimlerin arasındaki protokolda birinci derece gelirlerdi. Bu 15. asırdan kalmadır. Rum ortodoks patriği ki Roma Ortodoks Patriği demektir. Sadece dini değil, idari, mali ve eğitim işlerine de bakardı. Fatih bir Roma Kaiseri’ydi. Kaiser-i Rum ünvanını taşırdı. İleride İtalya’yı fethedebilseydi hiç şüphe yok ki katolik gene ayrı bir statüyle ayrı olarak tutup kendine tabi kılacaktı. İmparatorluğun Rum ortodoks anlayıştaki bütün tebasını kendisine tabi tutmuştur yani kendisi dediğimiz burada Rum Ortodoks Patriği’dir.

16. yy’ ın sonunda da muhtemelen Fatih Çarşamba’da bulunduğu yerden patrikhane bugünkü Aya Yorgi kilisesine Fener semtine inmiştir. Rum patriği bütün ortodokslar üzerindeydi hatta Arnavut ve Arap ortodokslar bile ona tabiydi. Ne var ki bu kiliseyle doğan ihtilaf yüzünden de yavaş yavaş bilhassa Araplar Melkit dediğimiz katolik kilisesine doğru yönleneceklerdir. 19.yy’da kuvvetlenen bütün milliyetçilik dolayısıyla Balkan milletlerinin hemen tümü Rum ortodoks kilisesinden ayrılma, Bulgarların yaptığı gibi bir katolik kilisesi kurma veya autosefal diyebileceğimiz kendi başına buyruk özerk kiliselerini teşkil edecektir. Daha evvel hristiyanlığın ilk zamanlarında sadece Kıbrıs ve Sina kiliseleri müstakilken 16.yy’da, 15. yy’ın sonlarında bir de Moskova Kilisesi’nden ayrı bir patrik ortaya çıkmıştır. Fakat 19.yy’da en başta yeni kurulan Yunanistan’ın milli kilisesi, Sırp kilisesi , ardından büyük kavgalarla Bulgar Etharnası ve Romen Patrikhanesi kendi başına buyruk kiliseler olarak Fener’den ayrılacaktır. Ulusalcılığın yükselmesi, Osmanlı imparatorluğunun modernleşmesi asıl Rum Ortodoks Kilisesi’ne darbeyi indirmiştir. Millet sisteminde gayrimüslim unsurlar nasıl yaşıyordu, hakları neydi, yaşayış düzeni neydi bunu başka bir programa bırakacağız.

137


E-ticaret

Yazan: admin Tarih: Eki 14th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Günümüzün vazgeçilmezlerinden biri haline gelen e-ticaret hakkında genel bir bilgi edinmenin hepimiz için faydalı olacağı kanaatindeyim.  Elektronik ticaret, her türlü bilgisayar ağları üzerinden, ürün tasarımı, üretilmesi, tanıtımın yapılması, ticari muameleler hesapların ödenmesi ile ilgili tüm etkinlileri kapsamaktadır.Elektronik ticaret elektronik olarak iş yapmak demektir.

Yazılı metin, ses, video biçimindeki verilerin elektronik olarak işlenesi ve iletimini içerir. Elektronik ticaret çok dağınık etkinlikleri içerir. Bunlar arasında mal ve servislerin elektronik olarak alışverişi, sayısal içeriğin anında kaynaktan sunma, kamu alımları, doğrudan tüketiciye pazarlama ve satış sonrası servisler gibi etkinlikler sayılabilir. Elektronik ticaret, her türden mal ve hizmeti kapsar. Elektronik ticaret alışılagelmiş etkinlikler (sağlık, eğitim) ve yeni etkinlikler (sanal alışveriş merkezleri) olmak üzere bir dizi değişik aktiviteyi kapsar.

Elektronik ticaretin araçlarını sayarken, günümüzden en çok kullanılanlarına değinmek yeterli olmaktadır. Bu araçlar bilindiği gibi;

· Telefon,

· Fax,

· Televizyon,

· Elektronik ödeme ve para transfer sistemleri,

· Elektronik veri değişimi (Electronic Data Interchange-EDI),

· İnternet,

· İntranet,

· WAP

şeklindedir. Ancak Elektronik ticaret yapılabilecek ortamlar kesinlikle bunlarla sınırlı değildir. Günümüzde birçok büyük BT (Bilgi Teknolojileri) firması yeni Elektronik ticaret araçları ve ortamları üzerinde AR-GE çalışmalarını sürdürmektedirler.

İnternet ve elektronik ticaret, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisini ve biçimlerini şekillendirmeye devam edecektir. Elektronik ticaretin gelişimi; hükümetlerin, özel sektörün ve kişilerin bu konuda daha bilgili olmasına bağlı olduğu görülmektedir. Bilgi aktarımının kamu idaresince doğru olarak yapılması, gerekli altyapıların süratle sağlanması ve bu alanda tam olarak güvenin ve şekilsel açıklığın sağlanması gerekmektedir. E-Ticaretin klasik ticaretten çok daha hızlı ve maliyetleri asgari seviyeye indiren bir araç olması önümüzdeki yıllarda daha çok firmanın e-ticaret kapsamına giren işler yapmasına sebep olacaktır.

E-Ticaretin pozitif etkilerinin gün geçtikçe artacağı, günümüze kadar hızla gelişen ve aynı hızla gelişmeye devam eden, teknoloji çalışmaları garanti etmektedir. İnternetin bütün gelişiminin son 10 yıla içinde meydana geldiği dikkate alınırsa, bu yeni ticaret alanın ne kadar hızlı geliştiği ve gelişmeye devam edeceği açıkça görülebilir.

E-Ticareti etkin bir şekilde kullanan işletmeler yeni ticaret düzeninde etkin bir rol oynayabileceklerdir. Tüm ticaret kollarının aksine, elektronik ticaretin maliyeti, sağladığı imkanlara göre çok küçüktür. Bazen bir web sitesi, bazen bir telefon numarası tüm işletmenin tüm katma değerlerinden daha büyük bir değer oluşturabilir. E-Ticaretin uluslar arası alanda karmaşık iş yapılarını, iletişimi ve veri depolamayı kolaylaştırması tüm işlerin hızlanmasına neden olmaktadır. Pazarda KOBİ’lerin, büyük ölçekli işletmelere karşı eşit avantajlara sahip olması beklenemez. Ancak bu yeni pazarda bu mümkündür. E-Ticaret KOBİ’lere ve kişilere büyük ölçekli işlemtmeler ile rekabet imkanı sağlamaktadır.

E-Ticaret güçlü bir ticaret ortamı olmasına karşın yeni bir ortamdır. Henüz dünyada elektronik ticaret alt yapısını oluşturabilmiş bir ülke bulunmamaktadır. E-Ticaret teknolojileri sürekli gelişmektedir ve buna paralel olarak e-ticaretin sorunları da sürekli artmaktadır. E-Ticaretin yaygınlaşması yeni hukuki sorunları gündeme getirmiştir. Sosyal bir olgu olarak da e-ticaretin önünde daha aşılması gereken birçok engel bulunmaktadır.

140


Kast Sisteminin Molekülleri

Yazan: admin Tarih: Eki 14th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Son on yılda Hindistan’daki kast sistemi, genetik ve kimlik arasındaki ilişki ile ilgili çok ilginç bir tartışmanın merkezinde yer aldı. Hindistan toplumu yüzyıllardır dört hiyerarşik kasta Brahminlere, Ksatriyalara, Vaisyalara ve Sudralara bölünmüş durumdadır. Geleneksel olarak bu kastlar arasındaki sosyal ilişkiler kısıtlanmış ve evlilikle gerçekleşen dikey geçişler son derece az olagelmiştir.

Bu kastların dışında ve aşağısında oldukları kabul edilen dokunulmazlar murdar (kirli, pis) olarak doğuştan damga yemekte ve hayatlarını kast sisteminin en dibinde geçirmektedirler

2001 yılında ırkçılık konusunda yapılan dünya konferansı, Hindistan hükümetinin temsilcileri ile dokunulmazların sözcüleri arasında geçen son derece ateşli bir tartışmaya sahne olmuştu. Dokunulmazlar, kast sisteminin temelde ırkçı olduğunu ve dolayısı ile bu konferansta tartışılması gerektiğini savunuyorlardı. Hindistan hükümeti ise bu iddiayı reddediyor ve kast sisteminin kültürel bir yapı olduğunu öne sürüyordu. Bu tartışmanın sonucunda, Hindistan hükümetinin istediği olmuş ve kast sistemi konferansta tartışılmamıştı.

Konferansın yapıldığı yılda, Bamshad ve arkadaşları makalelerinde kastlar arasında gözlemlenebilir genetik farklılıklar olduğunu gösterdi. Üst kastlarda Avrupa ve Ortadoğu’ya belirgin bir genetik yakınlık bulunurken, alt kastların Doğu Asyalılarla daha kuvvetli genetik bağları olduğu açığa çıktı. Bu bilgi bazıları tarafından Hindistan’daki kast sisteminin ırkçı olduğuna kanıt olarak gösterildi. Ancak, dokunulmazlar veya diğer kastlar kendilerini geleneksel açıdan ırk olarak tanımlamamışlardır. Dahası, çalışmanın temelini oluşturan Batı Avrasya ve Doğu Avrasya haplogrupları sadece coğrafi köken ve filogenetik özelliklere bakılarak birbirinden ayrılmışlardır. Bu ayrımlamada ırklar, kastlar veya diğer sosyal ayrımlar gözönüne alınmamıştır. Bu durumda kastların veya dokunulmazların ayrı ırksal gruplar olarak düşünülüp düşünülmemesi hâlâ cevabı verilmemiş bir sorudur.

Dokunulmazlar örneği ırk kavramının sosyal ve biyolojik anlamları ile ilgili çok önemli sorunları deşmektedir. Bir grup kendi isteği ile ırksal bir kategoride düşünülmek istediği zaman, ırk kavramı genetik olarak kabul edilmediği halde, kendilerine bu hak verilmeli mi? Genetikbilimcilerin, gruplar arasında ortaya çıkardığı genetik farklılıklar ne anlama gelir ve nasıl kullanılmalıdır? Genetik antropologlar bu konularda söz hakkına sahip olmalı mı? Bu sorular önümüzdeki on yıl içerisinde gündemimizi oldukça meşgul edecekmiş gibi görünüyor.

Ömer GÖKÇÜMEN / ATLAS ŞUBAT 2008, SAYI 179

147