E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

'Makaleler' kategorisi icin arsiv

Bir araştırmanın düşündürdükleri

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

ARAŞTIRMAYI yapan, merkezi Washington’da bulunan bağımsız Amerikan Pew şirketi.

 

Pew, “Küresel Eğilimler Projesi” kapsamındaki bu projeyi 42 ülkede gerçekleştirdi.

 

45 bin 239 denekle konuşuldu.

 

Araştırmanın yapıldığı ülkelerden biri de Türkiye.

 

Sonuçlar bizim açımızdan kaygı verici:

 

“2007’de ülkemizde laikliği savunanların oranı yüzde 55.

 

Bu oran 2002 yılındaki araştırmada yüzde 73’tü.”

 

Pew, AKP iktidarı döneminde laiklik konusunda ciddi bir gerileme olduğuna dikkat çekiyor.

 

Şeriat kurallarının geçerli olduğu Pakistan’da ise laikliğe verilen destek 5 yılda yüzde 33’ten yüzde 48’e yükseldi.

 

Araştırmanın ortaya koyduğu çarpıcı gerçek şu:

 

“Laikliğin özümsenmesi Türkiye’de geriliyor, Pakistan’da ise yükseliyor.”

 

 

  • Aynı araştırmadan bir iki çarpıcı bulgu daha verelim.
  • Ülkemizde halkın yüzde 93’ü “Tesettüre girip girmemek kadının tercihidir” diyor.
  •  

    Rapora göre Türkiye Müslüman ülkelerde bu konuda en yüksek orana sahip.

     

    Demokrasinin işleyebileceğine inananların oranı ise sadece yüzde 31.

     

    Oysa 2002’de bu oran yüzde 50’nin üzerindeydi.

     

    Toplumumuzun yarısı medyanın devlet tarafından sansürlenmesinde de bir sakınca görmüyor.

     

     

  •  

    Bir ilginç bulgu da şu:

     

    Türkiye’de “Ahlak için din şart değil” diyenlerin oranı yüzde 12.

     

    Bu oran diğer İslam ülkelerine göre henüz yüksek.

     

    Örneğin Endonezya, Mısır ve Ürdün’de bu görüşe katılan neredeyse kimse yok.

     

     

  •  

    Turist Rehberleri Birliği Başkanı Şerif Yenen ile Turistik Otel İşletmecileri ve Sanayicileri Birliği Başkanı Timur Bayındır’ın demeçlerindeki kaygılar da Pew araştırmasındaki sonuçların uyandırdığı kaygılarla örtüşüyor.

     

    Yenen, Türkiye’nin “ılımlı İslam ülkesi” imajının Batı’da giderek yaygınlaştığını gözlemlediklerini söylüyor.

     

    Bayındır ise ülkemizi daha önce gezmiş olan turistlerin bu kez Türkiye’nin son yıllarda daha İslami bir yapıya kaydığından şikáyet ettiğini vurguluyor.

     

     

  •  

    Gelişmeler, bulgular Türkiye’de “İslami yaşam biçimi”nin yaşamın her alanına yayılmakta olduğunu ortaya koyuyor.

     

    Türkiye’nin üzerine örtülmek istenen “İslam şalı” giderek belirginleşmeye başladı.

     

    Yaşadığımız ramazan ayında bu daha görünür bir şekilde ortaya çıktı.

     

    Şimdi şu soruyu sormak istiyorum ve yanıtını çok, ama çok merak ediyorum:

     

    “1950’den sonra gelmiş geçmiş tüm iktidarlar ve Türkiye’yi yönetenler ülkemizin bu noktaya gelmesindeki günahlarının sızısını vicdanlarında duyuyorlar mı?” Ve son soru:

     

     

     

    “Oy uğruna bu ihanete değer miydi?”

  • 111


    Yavru kuşlar uçamadılar…

    Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

    ANNE kuşlar, son birikinti suyu da kuruyan gölü terk etmek üzere havalandılar.

     

    Yavrularının da kanatlanıp peşlerinden gelmesi için gölün üzerinde daireler çizmeye başladılar.

     

    Ama küçük kuşların uçma zamanı gelmemişti.

     

    Yuvalarının otları arasından başlarını yana yatırıp, gözlerini kırpıştırarak gökyüzündeki annelerine baktılar.

     

    Anneler orada kalsalar, susuzluktan öleceklerdi.

     

    Gitseler; yavruları orada kalacaktı.

     

    Annelik içgüdüsü ile ölümden kaçma içgüdüleri çatıştı. Gökyüzünde dönüp durdular.

     

    Allı turna sürüsü bir indi kuru göle, bir çıktı gökyüzüne.

     

    Çığlıklar ata ata yavrularını bu erken ve zorunlu göçe çağırdılar, küçük kuşlar ancak bir-iki adım atabildiler, henüz gelişmemiş kanatlarını çırptılar, cılız seslerle yanıt vermeye kalktılar, gökyüzüne doğru ağızlarını açıp kapattılar.

     

    Ama asla uçamadılar.

     

     

  •  

    Tuz Gölü’dür burası.

     

    Konya ile on dört il ve ilçenin kanalizasyonunu bu muhteşem göle akıtmak için devletin trilyonlar harcayıp 125 kilometre beton kanal yaptırdığı eşsiz göl…

     

    İnsanoğlunun doğaya karşı ahlaksızlığının ve saygısızlığının en çarpıcı kanıtı olan ve bunu yok olarak ödeyen bir yeryüzü harikası…

     

    Gelişigüzel sulama kanalları ile suyunu bir yandan çekip, öte yandan on dört yerleşimin sanayi atıklarını, fosseptiğini, kirini, pasını bağladıkları Tuz Gölü.

     

     

  •  

    Sonra ne oldu bilmiyoruz.

     

    Ortalık karardı, birkaç gün sonra gölün kurumuş kıyılarında çok sayıda yavru kuş buldular Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi�nin araştırmacıları.

     

    Anneler gitmiş, yavrular ölmüştü.

     

    Bir köylü, muhabire “Yaşayan bir yavru bizim gölgemizi görünce annesi sandı ki, yiyecek geldi diye birkaç kez ağzını açtı, ama öldü” dedi.

     

    Belki son yavru kuştu…

     

    Ve siz hálá dünyayı kimin ısıttığını, kimin iklimleri bozduğunu, suların neden kesildiğini, bahçelerimizi ve bizi kimin susuz bıraktığını merak ediyorsunuz.

     

    Öyle mi ?..

  • 133


    Küresel kriz

    Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler
    Papa 16. Benediktus, “Küresel kriz, İlâhî ikazdır!” diyor. Böyle dediği için ne Batı’da hücuma maruz kalıyor ne de Türkiye’de bir Müslüman benzer değerlendirmede bulunduğunda topyekûn harekete geçen “lâikçi” medyadan ses çıkıyor.
    17 Ağustos 1999 depremi için benzer bir değerlendirmede bulunan Sayın Mehmet Kutlular hapis cezasına çarptırılmış, o bu cezayı çekmiş ama AİHM, böyle bir değerlendirme hukuka aykırı değildir diyerek, onu hukuka aykırı bulan Türkiye Cumhuriyeti mahkemesini mahkûm etmişti. Elbette kevnî/kozmik meseleler üzerinde yorum yaparken seküler kanunlara göre davranmak, Allah’a ve dine inancımızı onlara göre düzenlemek mecburiyetinde değiliz.

    Evet, Kur’an’da iki küsur sayfa olarak anlatılan Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssası, bize bütün hadiselerin Kaderî boyutunu, içyüzünü, asıl manâsını öğretir. Cenab-ı Allah (cc), Kur’an’da kevnî gerçekler gibi fertlerin ve toplumların yaşadıklarını, yani tarihi ve sosyal vâkıaları da zahirî sebepler açısından nazara vermez; çünkü onlara böyle bakmak, o gerçekleri ve hadiseleri manâsızlaştırır ve yaratılışı da anlamsız hale getirdiği gibi, neticede insanı ya deist olmaya ya da Cenab-ı Allah’ın -haşa- manâsız şeylerle iştigal ettiği neticesine, bundan da öte O’nu inkâra kadar götürür. Bu ise, cinayetlerin en korkuncudur. Zahirî sebepler birer bahanedir; asıl sebep, onların gerisinde yatan Kaderî veya İlâhî hükümdür. Bize düşen, öncelikle onu aramak ve ona göre davranmaktır. Bu, zahirî sebepleri görmeyelim manâsına gelmez. Çünkü sebep ve netice gibi, zahirî ve aslî sebepler için de iki ayrı değil tek ve aynı Kader hükmeder; zahirî sebepler de aslî sebebe bağlıdır. Kader, bu aslî sebebe göre hükmünü verir; zahirî sebebi bir perde yapar ve bizi aslî sebebi görmeye çağırır.

    Meselâ, Uhud Savaşı’nın ikinci devresinde Müslümanların yaşadığı zahirî mağlûbiyetteki görünür sebep, Peygamber Efendimiz’in (sas) kesin emrine rağmen okçuların yerlerini terk etmeleridir (Âl-i İmran, 152). Ama bu görünür sebebi ve Sahâbe ordusunun savaşın ikinci devresindeki zahirî mağlûbiyetini hazırlayan asıl sebep, Kur’an’da açıkça buyrulduğu üzere, Sahâbe’den bazılarının daha önce kendi seviyeleriyle tam örtüşmeyecek şekilde davranmış olmalarıdır (Âl-i İmran, 155). Bu da, Allahü a’lem Bedir Savaşı’nda düşman tamamen ezilmeden ganimet toplamaya girişmeleri olsa gerektir (Enfal, 67; Muhammed, 4). Söz konusu zahirî mağlûbiyetin daha başka pek çok hikmetleri vardır ki, bunlar bilhassa Âl-i İmran Sûresi’ndeki ilgili âyetlerden takip edilebilir. Aynı şekilde, Huneyn Savaşı’nın ilk devresinde yaşanan zahirî mağlûbiyetin görünürdeki sebebi, Huneyn Vadisi’nde düşmanın pususuna düşmektir. Fakat bu sebebi hazırlayan ve o mağlûbiyete hükmeden asıl sebep ise, Müslüman ordusundaki bazılarının kalblerinde beliriveren güçlerine aldanma, “bugün bizi yenebilecek kimse yoktur!” duygusuna kapılıp, zaferi bir anlık bir duyguyla bile olsa kendi maddî güçlerine bağlayıverme olmuştur (Tevbe, 25).

    Fert fert ve toplumlar olarak hayatımızdaki her bir hadise nasıl pek çok manâlar ve hikmetler yüklü ise, bugün dünya çapında yaşanan ve nelere mal olacağını henüz kimsenin kestiremediği “küresel kriz” de elbette büyük manâlar ve hikmetler yüklüdür; taşıdığı manâ ve hikmetleriyle elbette İlâhî bir ikazdır. Krize yol açan zahirî sebepler kadar olsun, o sebepleri ortaya çıkaran ve onlara hükmeden Kaderî sebepleri aramak gerekir. Ne liberal kapitalizm ve onun üzerine oturduğu pazar ekonomisi, “ideolojilerini mitoloji haline getirenler”in zannettiği gibi insanlığın önündeki yegâne alternatif ve tarihin sonudur ne de mevcut herhangi bir siyasî sistem. Çünkü bunların hiçbiri, Cenab-ı Allah’ın kâinat gibi insan hayatının da yaratılış ve işleyiş, yani varoluş sistemi olarak tayin buyurduğu, varlığın üzerinde döndüğü İlâhî icraatın unvanı olan kanunlar bütününe, yani “fıtrat”a uygun değildir. Dolayısıyla, fıtratın bir tercümesi olan İslâm’a da uygun değildir ve hepsi, sona ermeye mahkûmdur. Bu konu, üzerinde biraz daha durmayı hak ediyor.

     

    13 Ekim 2008, Pazartesi

    Ali Ünal

    135


    Öcalan ile pazarlık

    Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler
    Abdullah Öcalan PKK elebaşısı. 1999′dan beri İmralı’daki cezaevinde… Terör örgütü PKK’yı buradan yönettiği iddia ediliyor. Yaklaşık 10 gün önce ilginç “çözümlemeler” yaptı Öcalan.
    Kendisini Genelkurmay adına Atilla Uğur’un ziyaret ettiğini, “Bu sorunu kendi aramızda çözelim.” teklifinde bulunduğunu öne sürdü.

    Atilla Uğur, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli bir albay… Aynı davadan aranan Tuğgeneral Levent Ersöz’ün sağ kolu olarak biliniyor.

    ***

    Öcalan daha önce de Ergenekon operasyonu kapsamında cezaevine konulan generallerin kendisiyle görüştüğünü ileri sürmüştü:

    -Benim Ergenekon’la hiçbir ilişkim yok. Atilla Uğur, Emre Taner ayrı ayrı İmralı’da ilk dönemde benimle görüşmüşlerdi. Çok iddialı konuşuyorlardı. Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil sizinle, PKK ile çözelim diyorlardı. Bana konuşmaları olumlu geldi. Ben de onlara normal davrandım; ama şimdiki durumları ortada. Güçlerinin olmadığı ortadadır. Benim sorguma katılan paşa cezaevinde. Ama ne için cezaevinde olduğunu bile bilmiyor.

    Bu sözlerine şimdi biraz daha açıklık getiriyor Öcalan:

    -Tutuklanan generallerin İmralı ile bir şekilde ilgileri olmuştu. Hurşit Tolon ve birkaçı bir dönem burada komutanlık yaptı. Bunlar İmralı ile ilişkiye geçerek neyi yapmak istemişler, hedefleri neydi buna bakmak lazım.

    Şüphesiz o dönemde yapılan görüşmelerin mahiyetini ancak taraflar bir açıklama yaptığında öğrenebileceğiz.

    O halde Öcalan bu görüşmeleri niye deşifre ediyor?

    Bir hafta sonra başlayacak olan Ergenekon davasıyla bir ilintisi olabilir mi acaba?

    Yoksa yerel seçimler öncesi tabana “Devlet bizimle pazarlık yaptı.” mesajı mı veriyor?

    Şu sözlerinden bu anlam “zımni” olarak çıkıyor zaten:

    -Hatta o dönem tek taraflı adım bile attım. Ateşkes ilân edildi. Bana o zaman ‘güdümlü, kademeli demokrasi sistemi’ni önerdiler. Ben kabul etmedim. ‘Hayır, neden güdümlü, kademeli demokrasi olsun, demokrasi açık, şeffaf ve özgür olmalıdır’ dedim. Ama sonra kendi aralarında askerî taktik mi yaptılar bilemiyorum. Aslında hiçbir şey yapılmadı değil. Bazı şeyler de yapıldı. Ancak 11 Eylül saldırılarından sonra o adımlar da kesildi.

    ***

    Kısacası terör örgütü PKK’nın tasfiyesi için geçmişte birtakım pazarlıklar yapıldığını savunuyor Öcalan.

    O zaman şu soruyu sormak lazım:

    -Öcalan’la bazı pazarlıklar yapıldıysa PKK varlığını nasıl sürdürebiliyor?

    -Devlet mi Öcalan’ı, Öcalan mı devleti kullandı?

    Bu konuda yine Öcalan’ın yaptığı açıklamalara başvurabiliriz.

    20 Aralık 2006 tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede Öcalan, kendisinin Peru’da halen cezaevinde bulunan terör örgütü Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzman’a benzetilmesine bakın nasıl kızıyor:

    -Guzman tarzını uygulayarak, beni kullanmak mümkün değil. Bunu akıllarından çıkarsınlar. Tamam, benden faydalanabilirler. Benim de yapmak istediğim bu; ama bu şekilde basit yaklaşılamaz. Böyle düşünenleri ciddi olmaya davet ediyorum. Barışçıl ve demokratik çözüm için 15 yıldır çaba harcıyorum. Bu konuda hâlâ iddialıyım. İnisiyatifim var, kullanabilirim.

    Öcalan’ın bu inisiyatifi kullanıp kullanmadığını, kullandıysa hangi yönde kullandığını bilmiyoruz.

    Ancak görüyoruz ki PKK terör eylemleri gerçekleştirmeye devam ediyor. Örgütün elebaşısı da İmralı’dan talimatlar yağdırmaya…

    Hasılı, hem PKK’nın hem de Öcalan’ın gölgesi karabulut gibi dolaşıyor Türkiye’nin üzerinde.

    13 Ekim 2008, Pazartesi

    Mehmet Yılmaz

    120


    3 saatlik gençlik kabusu

    Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

    Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli”, 2004’te ÖSS’ye giren altı gencin bir yıllık dönemine odaklanıyor

    “O süreçte yaşadıklarıma değil ama o zamandan bana kalanlara yanıyorum.” ‘ÖSS’yle ilgili bir şey söyle’ ricasının cevabıydı bu cümle. “İçine kapanık, dışına saldırgan bir insan oluverdim o dönemde. Bir daha da geçmedi…” Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” isimli uzun metraj belgeselinde, 2004 yılında ÖSS’ye giren iki milyona yakın adaydan altısının, Çiğdem, Derya, Edin, Melis, Mert ve Yunus’un hayatlarına bir yıl boyunca konuk oluyoruz. Onları aile ortamlarında, okullarında, dershanelerinde, ÖSS sürecinin tüm aşamalarını yaşarken ve bu sürecin sonunda vardıkları yerlerde izliyoruz. Böylece yıllardır kimsenin ne araştırmaya ne kameraya almaya niyetlendiği süreç, nihâyet bir projenin kaygısı ve odak noktası oluyor. Üstelik mevcut algıya meydan okurcasına finaline o üç saati koymuyor, galip ya da mağlup, bir rahatlamayla sonlanmıyor. Devam ediyor. O süreç bitmiyor; hayatların içine, gençlerin geleceğine işliyor. Lise yılları bitiyor ama o zamansız, mantıksız, eşitsiz yarışın izleri yer ediyor.

    Samimi ve ciddi
    Belgesel kelimesinin kimilerine çağrıştırdığı gibi ciddi, sıkıcı, eğitici değil “3 SAAT”. Tersine kurgulanmışçasına akıcı, oradaymışızcasına samimi bir belgesel. Ama o zaman dilimini, üzerine düşünmemek üzere gerilere iten genç yaşlı tüm ÖSS mağdurları için oldukça “sıkıcı” bir deneyim. O kadar ki, film bittiğinde adaylara sarılmak, her şeye rağmen onları alkışlamak, başvuru formlarını yırtmak, neresi işe yaracaksa oranın kapısına dayanıp bağırmak istiyor insan. Tam da Can Candan ve Serdar Değirmencioğlu’nun hedeflediği gibi. Sektörün her köşesi ile yakından ilgilenirken gençlerin kendilerini unutan devlete inat, tüm gençleri kucaklayası geliyor insanın. Herkes kendi deneyimini unutmak için olanca gücüyle gözlerini yumarsa, bu toplumsal travmanın hiçbir zaman engellenemeyeceğini hatırlatıyor. En önemlisi; savaşları, formülleri, çözeltileri, böcekleri ezberleyebilmek için gezmeyi, koşmayı, sevmeyi, düşünmeyi unutmak zorunda kalan insanların hayatlarını getiriyor gözler önüne. Unutturulmak bir yana, bizzat unutmayı seçtiklerimizi vuruyor yüzümüze. Ve yüksek sesle söylemeye gerek duymadan yönlendiriyor bizi, yüzüne vurulması gereken diğerlerine doğru.
    Film ekibinin tümü, bunu yaparken adayların ne denli özeline girildiğinin farkında. “Yeter artık çekmeyin” denen görüntülerin filmde özellikle kullanılması bunun en büyük kanıtı. Öte yandan kullanılan televizyon haberleri ya da “benimki de aynen böyleydi” dedirten öğretmen ve aileler bizi sık sık sarsalıyor; eşlik ettiğimiz maceraların kişisel boyutundan sıyrılıp ne denli geniş çaplı bir fenomenden bahsettiğimize dikkat çekiyor.
    İşte bu yüzden “3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli” sıkıcılıktan uzak, bir o kadar da ciddi bir film. Kamerayı asistanlarına verip çekime gönderecek kadar çoksesli, sözü yaşayan ve yaşatanlara bırakacak kadar otoriterlikten uzak, daha fazla sözün söylenmesine önayak olacak kadar kışkırtıcı bir belgesel. Haziran ayında galası yapılan ve geçtiğimiz hafta Bodrum Film Festivali’nde SİYAD Eleştirmenler Jürisi ödülünü alan film, festivaller ve özel gösterimler aracılığı ile öğrencilere, rehberlik servisi çalışanlarına ve ilgilenen herkese ulaşmaya başladı bile. Ancak yol uzun: ÖSS’nin kendi hayatında bıraktığı izler kadar, sebep olduğu adaletsiz düzenden rahatsız olan herkese ulaşana dek!

    LİSYA YAFET: Boğaziçi Üni., Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

    98


    Şehrin caz hali

    Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

     9-19 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek “18. Akbank Caz Festivali”, cazseverleri dolu dolu bir programla karşılıyor. Festival programı etkinlik mekânlarına göre tasnif edilmiş. Manavdan portakal alır gibi mekâna göre kimsenin bilet alacağını sanmıyorum ama organizatörlerin tercihlerine saygı göstererek ben de bu yolu tercih ediyorum.

    Aya İrini
    Açılış konseri İstanbul’un tartışmasız en güzel akustiğine sahip “konser salonu” Aya İrini’de. Festival 9 Ekim’de 20.30’da Stephan Micus’la başlıyor. Düdük, sakhuaci, bavyera kanunu vb. onlarca enstrüman çalan Micus, geleneksel müzik aletlerini gelenekselden farklı yorumlayarak kendi müziğini yapıyor. Rhoda Scott da sevenlerini 10 Ekim 20.30’da Aya İrini’de karşılayacak. Afro-Amerikan hard bop ve soul cazın usta orgcusu Rhoda Scott, klasik piyano eğitimi almasına rağmen cazdan vazgeçememiş. Piyanonun başına geçtiği ilk günden beri pedallara yalın ayak basmasıyla dikkat çeken Scott “Lady Yalınayak” ya da “Yalınayak Kontes” olarak da tanınıyor.

    CRR
    Festivalin ikinci konser mekânı Cemal Reşit Rey Konser Salonu (CRR). Bence caz için hiç uygun olmayan CRR’de festivalin en önemli konuklarından bazıları çalacak. Çok küçük yaşlarda etkileyici bir kariyere sahip olan James Carter Quintet, 17 Ekim 19.30’da veriyor konserini. Caz nedir’in bana göre cevabı niteliğindeki “caz”ı dinlemeye doyamayacaksınız! Bu muhteşem konserin ardından 21.45’te CRR’de ünlü caz trompetçisi Tomasz Stanko’yu bandiyle izlemek mümkün.
    18 Ekim’de yine art arda iki konser var. 19.30’da Jason Moran & The Bandwagon modern caz yorumuyla farklı bir deneyim için izleyicisini bekliyor olacak. 21.45’te ise Ron Carter “Dear Miller” konseri var. 1960’lı yıllardan günümüze dek neredeyse tüm ünlü cazcılarla beraber çalmış olan viyolonselist Ron Carter, şüphesiz muhteşem bir performans sergileyecek.

    Babylon
    Festivalin en yoğun programına sahip mekân, Babylon. 9 Ekim 21.30’da “I Led 3 Lives” konseriyle festivali karşılıyor. Ünlü saksafoncu İlhan Erşahin’in basçı Juini Booth ve davulcu Jochen Rueckert’le birlikte şiddetli, hoş, gürültülü, özgür ve güzel olarak tanımlanabilecek müziğini dinlemek için muhteşem bir fırsat. 10 Ekim 21.00’de Smadji feat. İbrahim Malouf & Talvin Singh ardından 24.00’te Dublex Inc. DJ Team sahnede olacak. Kalıpların dışında, kendi tarzlarıyla caz yapan bir performans izlemek istiyorsanız, 11 Ekim 23.00’teki PPP aka Platinum Pied Pipers’ı kaçırmayın. 12 Ekim 20.00’de Far East Revisited, 14 Ekim 20.00’de Erdem Helvacıoğlu & Elliott Sharp ve ardından 22.00’de Sarp Maden Quartet konserleri var.

    16 yaşında Quincy Jones’un yönlendirmesiyle davul çalarak müzik kariyerine başlayan ve Martha Reeves & The Vandelas’a katılarak önemli bir adım atan Steve Reid, James Brown’ın grubu “Popcorn”da da çaldı. Folktronica’nın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden olan Reid, Fourtet’in beyni Kieran Hebden’le 15 Ekim 21.30 beraber olacak. Brezilya cazının önemli temsilcilerinden Azymuth 16 Ekim 21.30’da bol vurmalı çalgının kullanıldığı canlı performanslarıyla ve caz, bossa nova, hip hop gibi çeşitli türleri kendine özgü üsluplarıyla birleştiren Sayag Jazz Machine 17 Ekim 23.00’de dinlenebilir. 18 Ekim 21.00’de Charlie Hunter Trio ve ardından 24.00’te DJ Food-Strictly Kev Babylon’un festivaldeki son konserleri olacak.

    Akbank Sanat
    Akbank Sanat, 14 Ekim 19.30’da Jonas Knutsson Quartet’i ağırlayacak. Jonas Knutsson Quartet 15 Ekim 20.00’de de Talimhane Tiyatrosu’nda. İki hafta önce “Sanat İstanbul’da” kapsamında gelen Swingle Singers konserini kaçırdıysanız işte size fırsat. Boğaziçi Üniversitesi A Cappella Caz Korosu, 15 Ekim 19.30’da konsere çıkıyor. Türkiye’deki ilk ve tek a cappella caz korosu olan BÜMK (Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü) Caz Korosu repertuarında Vox One, Swingle Singers, The Real Group gibi ünlü isimlerin eserlerinin yanı sıra kendi düzenlemelerine de yer verecek.

    16 Ekim 19.30’da Kerem Görsev Akustik Trio, 17 Ekim 19.30’da 123 ve 19 Ekim 19.30’da Olcay Saral Anadolu “Evolution”, Akbank Sanat’taki diğer konserler. 9 Ekim 19.00’da düzenlenecek “Caz Yapıyoruz/Dinliyoruz” panelinden sonra, 11 Ekim 19.00’da Akbank Sanat’ta düzenlenecek olan “Caz nedir? Ne değildir?” paneline katılarak panelistlerin (moderatör Caner Beklim, Murat Beşer, Tunçel Gülsoy, Seda Binbaşgil, Selen Gülün) fikirlerini dinlemeniz mümkün. Ayrıca Aksanat’ta hem atölyeler hem de “Akşamüstü Caz” programı var.

    Talimhane, GHETTO ve diğerleri
    Bas klarnetçiler Oğuz Büyükberber ve Tobias Klein, 13 Ekim 19.30’da Büyükberber Klein Electro Acoustic Duo konseriyle, dinleyicilerini yeni bir deneyime davet ediyor. Yazılı parçalarla, doğaçlama performansı birleştirerek deneysel caz yapan Şenol Küçükyıldırım “Şenol Küçükyıldırım Ways” performansıyla 13 Ekim 20.45’te sahneye çıkıyor. Gypsy ve flamenco olarak tanımlanan müziği ve boğuk sesiyle Bonga ise 11 Ekim 23.00’de Ghetto’da.

    Kaçırmam
    Bunca etkinliğin içinde, gönül ister ki her birine katılayım ancak gerçekçi bir liste hazırlamak gerekirse Rhoda Scott, James Carter Quintet, Steve Reid Ensemble, Azymuth ve Boğaziçi Üniversitesi A Cappella Caz Korosu konserlerine mutlaka gitmek istiyorum (Sadece bir çakışmam var). Öğrenci biletleri 10 ila 20 YTL arasında değişiyor ama benim gitmek istediklerim genellikle pahalı tarifede. Bu fiyatların nasıl belirlendiğini bilmiyorum ama bir öğrencinin kaç konsere gidebileceğini hesaplamak çok da zor değil. Bir şekilde destek bularak bu fiyatlar daha aşağı çekilemez mi? Belki de denenmiş ve başarısız olmuştur, öyleyse benim hatam! Biletleri ana gişeden alırsanız biletix’e tomarlarca komisyon ödemek zorunda kalmazsınız. Değişime hazır olun!

    EMRE GENÇER: Boğaziçi Üni., Kimya Mühendisliği, 3. sınıf

    114