E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

'Makaleler' kategorisi icin arsiv

Sağımız sağcı, solumuz liberal!

Yazan: admin Tarih: Eki 13th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Liberallerin, sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken solcuların ne kadar devletçi, statükocu ve çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmalarının anlamı ne?

Ergenekon operasyonu başladığından bu yana, ne hikmetse herkes başımıza “demokrasi aktivisti” kesildi. Her kesimden insanın ağzında bir darbe karşıtlığı, sivilleşme, çetelere karşı mücadele lafları; hayırdır yahu? 1979’da, Fatsa Belediye Başkanı seçilen Terzi Fikri için, “Fatsa’yı bir terzi parçası mı yönetecek?” diyen Nazlı Ilıcak, bu sözüyle ne anlatmak istiyordu sizce? Seçimle iş başına gelen bir belediye başkanı, nasıl Fatsa’yı yönetemez duruma getirilir, bir fikriniz var mı? Bu soruya verilecek cevapla, Nazlı Ilıcak’ın bugünlerde “darbe karşıtı’’ mitinglerde boy göstermesi, laflar etmesi arasındaki çelişki ne şekilde izah edilebilir? Ya şeriat istediğini açıkça söyleyen Abdurrahman Dilipak, o ne zaman demokrat oldu da bize darbe karşıtlığının nasıl yapılacağını öğretmeye başladı?
Eylül ayındayız. Şu an gündemde 28 yıl önce yapılmış, Türkiye’nin en ilerici, en demokrat insanlarının hayatına mal olan, ülkemizin ekonomik, kültürel, toplumsal alandaki kaderini, olabilecek en kötü şekilde etkilemiş 12 Eylül askeri faşist darbesi değil; ulusalcılar tarafından planlandığı ve Ergenekon operasyonuyla da önlendiği “iddia edilen’’ yeni darbe var. Peki ama henüz davası bile başlamayan, hakkında adam akıllı bilgi sahibi olunmayan bu hayali darbe, niye 17 yaşında asılan Erdal Eren’den daha çok konuşuluyor? Gözaltına alınan iki emekli paşaya, bir komutan aracılığıyla kurumsal ziyaret gerçekleştiren Genelkurmay’ı eleştirenler, niye anayasada 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasını engelleyen “geçici’’ 15. maddeyi kaldırma girişiminde bulunmayan RTE’ye iki çift laf etmiyor? Demokratlığın, özgürlükçülüğün tanımı değişti de biz mi bilmiyoruz?
Her yerde olduğu gibi Türkiye’de de sağ politika metafiziktir, gelişimi daireseldir; diyalektiğe meydan okur. Bunun sonucu olarak, bugün geldiğimiz yer Demokrat Parti dönemidir. Şu an politik ve toplumsal yaşama, her türlü özgürlüğü tek yanlı işleten, üstünüzde her anlamda baskı hissettiğiniz koşullar hakim. Ramazanda, gecenin bir yarısı davulcunun uykunuzu bölmesi sorun değil ama sokakta sigara içerseniz “Burası Ermenistan mı lan?’’ diyen bir Bedeviden dayak yiyebilirsiniz! Yani oruç tutmak özgürlüktür, tutmayanı dövmek de özgürlüktür! Adnan Menderes’in asılmasını eleştirmek demokratlıktır, Deniz Gezmiş’i savunmak anarşistliktir! Özetle, sağ pragmatiktir. Yukarıdaki soruların cevapları da bu tespitin içinde mevcuttur.

Deniz Feneri nasıl unutulur!
Bir de liberal solculara bakalım. 12 Eylül mitinglerinde, yani meydanlarda devrimciler, emekçiler, öğrenciler vardı. Bir kez daha darbecilerin yargılanması, derin devletin tümüyle tasfiye edilmesi, gerçekten sivil ve özgürlükçü bir anayasa talepleri dile getirildi.12 Eylül zindanlarında, işkencehanelerde, darağaçlarında can veren devrimciler anıldı. (Bu arada Ankara’daki mitingde, polisin alanda su sattırmamasına ne dersiniz?) Tüm bunlar olurken milliyetçiler ve liberal solcular da ekranlarda 12 Eylül’ü konuştular. Nasıl mı? Önce eski ülkücüler bir açılış yaptı, solcuları suçladı sonra sol liberaller de aynı rotada devam etti, onlar da sosyalistleri suçladı. Bir 12 Eylül daha böylece geride kaldı.
Sol liberaller, AB yolunda ilerleyen AKP iktidarı sayesinde demokratikleştiğimizi düşündükleri için, ülkemizde yaşanan birçok olumsuz şeyi münferit hadise olarak görüyorlar. İçki satan dükkanların hızla azalması, içki fiyatlarının sistematik biçimde artırılması, her yıl Ramazan ayındaki dayak olayları, işçi memur maaşlarına dalga geçercesine yapılan zamlar, üniversite harçları, belgelenen rüşvetler, Deniz Feneri davası; yani saymakla bitmeyecek, her alandaki bariz olumsuz gelişmeler de mi münferit? Bir yandan sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken, bir yandan da çok haksız ve mantıksız biçimde, solcuların ne kadar devletçi, ne kadar statükocu, ne kadar çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmanın anlamı ne?
Velhasılıkelam, söylemek istediğim şudur: Türkiye’de milliyetçi, İslamcı, liberal kesimlerin yani sağcıların ahvali ortadayken; sosyalistlerle bu kadar uğraşmak niye? Bir yandan sağcıların katıldığı “darbe karşıtı’’ mitingleri desteklerken, bir yandan da çok haksız ve mantıksız biçimde, solcuların ne kadar devletçi, ne kadar statükocu, ne kadar çağdışı olduğunu ispat etmeye çalışmanın anlamı ne? Bu ülkenin bu kadar kötü durumda olmasına sebep olanlar sağ politikacılarken, sol liberaller neden en çok sosyalistleri eleştiriyorlar? Uzunca bir süreden beri devam eden bu durum, beni artık başka şeyler üstünde düşünmeye itiyor. Diyorum ki, bu öfkenin ardında ideolojik değil de başka türlü nedenler olmasın sakın?

ALPER ERDİK: Yeni mezun

129


Negotiations on status of Kosovo still under way

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

The current negotiations on the status of Kosovo are to determine whether Kosovo will gain independence or remain an autonomous province of Serbia.

By Blerta Foniqi-Kabashi for Southeast European Times in Pristina – 15/12/06

In 2005, UN envoy Kai Eide assessed that Kosovo’s undefined status is a factor for regional instability. The review spurred the UN Security Council to issue a Presidential Statement to endorse Eide’s assessment and launch a status process.

Belgrade’s position is that Kosovo should be highly autonomous, but not independent. Serbia’s negotiating platform, often characterised as “more than autonomy, less than independence”, envisions granting sweeping rights of self-governance, but denies Kosovo a role in international affairs, defence or representation in Serbia’s central governing institutions.

“We are looking for international guarantees for the protection of Serbs, Serb property, Serbian monasteries in Kosovo, and we are insisting that no borders be changed”, said Foreign Minister Vuk Draskovic.

He says, serious politicians should not give ultimatums, but also should not allow Serbian territory to be taken away. “With the Kumanovski Agreement, Serbia lost all rule over Kosovo, and the Contact Group said that there is no going back. We see that the solution is somewhere between our demand to maintain territorial integrity and the Albanian demand to receive full independence,” Draskovic said.

Pristina’s position is that Kosovo should be fully independent, but subject to robust institutional protections for Kosovo’s minorities. Pristina also asserts that Kosovo’s independence be the result of the disintegration of the former Yugoslavia and the actions of former President Slobodan Milosevic in the 1990’s.

“We are not looking for a creation of an Albanian state, but for an independent, multiethnic Kosovo, protecting the rights of all minorities,” Kosovo Prime Minister Agim Ceku has said. He describes independence as the only viable solution for Albanians.

In November 2005, the Contact Group released a set of “Guiding Principles” for the resolution of Kosovo status. Among these was the requirement that there be no return to the situation prior to 1999, that there be no change to the Kosovo borders, and no union of Kosovo with any neighbouring state.

At a January 2006 meeting, the Contact Group further declared that a settlement “needs, inter alia, to be acceptable to the people of Kosovo,” and that “all possible efforts should be made to achieve a negotiated settlement in the course of 2006.”

The negotiations initially focused on issues important to Kosovo’s long-term stability, especially the rights and protection of minorities, in particular the Kosovo Serbs.

Most international observers believe these negotiations will lead to some form of independence, which Serb leaders still reject. The Contact Group has said in numerous public statements that regardless of the status outcome, a new international mission will be established in Kosovo to supervise the implementation of the settlement and guarantee minority rights.

121


A Critique on Dr. Ernesto Verdeja’s article titled as ‘On Genide : Five Contributing Factors’

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler
Dr. Ernesto Verdeja (everdeja@wesleyan.edu) at Wesleyan University, wrote an article titled as “On Genocide: Five Contributing Factors” in 2002. In his paper, he defines genocide as a modern-day plague of human agents causing and suffering in the name of utopic ideology. He draws his framework aroud five contributing factors on Genocide; segmented society, rapid social change, exclusivist political ideology, state-backed mass murders and international disorder. On the other hand, he issues other complementary elemets into the main structure of his hypothesis: Scale and duration of Genocide action. In addition to this, he subsidized the structure of his article putting such cases including Armenian allegations into another section inside. Whilst the article was conducted fine defining the concept of Genocide and the scope on its roots, he fails on his academic principles by rejecting academician’s objective interpretations on such a research. Moreover, the biggest problem in his case is his desire to rely on artificial data and to judge on a nation’s history, as prejudice sparks him to advocate allegations.
Technical matters, particularly, inside the Armenian case prevails around tripartiate claims. First claim is that “In 1915, the Ottoman government carried out the first major genocide of the twentieth century“. This claim has an irrelevant reference with no fact, pointing out another historical event of time. Indeed, articles approved by International Science Index must be based on strong facts and investigation. Second claim stems from the “idea” of Ottoman Policy caused deaths of nearly 1.5 Million Armenians through a combination of Large-scale massacres and even larger scale deportations to the Syrian Desert. Unsurprisingly, second claim is not also convincing as well as the first assertion. However, he insists on the figure of 1.5 Million is the standart citation among scholars in this field. In fact, there is still vehement debate among international scholars and colleagues on the number mentioned above is either backed by substantial historical research and investigation or a reflection of historical aspersion. Finally, the last claim is that “the antagonism between Turks and Armenians was rooted earlier than 17th century”. Moreover, the claim is backed by another articulation of that “Armanians had been the first in Anatolia to adopt and practice the Cristianity”. In essence, it is very difficult to tie up religious difference with antagonism as Cristian statesmen had been ranked high level at Sultan’s palace and as church had been free to adopt its ruling according to Cristianity. In fact today the antagonism between Turks and Armenians was not rooted earlier than 17th century but the end of 19th century as Russians attempt to region.
Sincerely, I invite Dr Vardeja to Turkey to investigate on Ottoman archieves and also invite him in shortest time to check his article and correct the mistakes and apologize for what he insisted earlier…
by Ümit HACIOĞLU

182


Sözde Ermeni soykırımı iddiaları üzerine: Yüzyıllık himayenin meyvası zehirli elma

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler
Osmanlı imparatorluğunun kurduğu hoşgörü ve adalet çatısı altında çocuklarını kendi dillerinde söyledikleri ninnilerle büyütebilen; torunları için kendi dinlerinin gerektirdiği gibi dua edebilen Ermenilerin bugün teşekkür mahiyetinde sundukları zehirli elma yenilir yutulur cinsten değildir.

Sözde Ermeni Soykırım İddialarının Arkaplanı

1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Ermeni Cumhuriyeti bu tarihten sonra Türkiye’ye yönelik soykırım iddialarını devlet politikası haline getirerek tüm dünyaya mazlum millet portresi çizmeye çalışmış; başta ABD ve Fransa olmak üzere belli başlı devletleri ve uluslararası kamuoyunu Ermeniler lehine etkilemek için çaba sarf etmiştir.

Türkiye’deki Ermenilerin 1923 Lozan Antlaşması’yla Türk vatandaşlarının sahip olduğu hak ve hürriyetleri eşit olarak kazanıp huzur ve refah içinde yaşıyor olmalarına rağmen yurtdışındaki Ermeni lobileri yıllardır Türkiye aleyhine kampanyalar düzenlemektedirler. Ermeniler’in amaçları iddialarının kabul edilmesine bağlı olarak Türkiye’nin yüklü bir tazminat ödemesini sağlamak; bunun da ötesinde Büyük Ermenistan’ı kurabilmek için Türkiye sınırları içinde bulunduğunu iddia ettikleri topraklarını geri almaktır. Özellikle insan hakları konusunda hassas olan uluslararası kamuoyunu lobi faaliyetleri ile etkileyerek birçok ülkede soykırım anıtı dikilmesine ve okullarda sözde soykırım dersleri okutulmasına muvaffak olmuşlardır. Yakın tarihte Ermenistan’da iktidara yakın isimler ”Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması ve birleşik Ermenistan’ın yeniden doğuşunun sağlanması için Türkiye’ye karşı yaptığımız mücadele ve baskı sürecek.” şeklinde demeçler vermiş hatta Batı Ermenistan olarak nitelendirdikleri Doğu Anadolu’nun kurtarılmasının ülkenin geleceğinin garantisi olduğuna dair ifadeler kullanmışlardır.

Çözüm Önerileri:

İddiaların asılsızlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili birimleri ve hatta bizzat Türkiye’de yaşayan Ermeniler tarafından dile getirilse bile Türkiye’nin aleyhinde propaganda yapan Ermeni ve Rum lobileri karşısında etkin bir propaganda yürütememesi , fikirlerini günümüzde bir devletin dış politikasını etkileyen sanat,edebiyat,spor gibi unsurlarla destekleyememesi iddialara verilen cevapları, haklı oluşuna karşın sönük bırakmaktadır. Öncelikle, Osmanlı imparatorluğundan kalan arşiv belgeleri Türk ve tarafsız yabancı bilim adamlarının fikirleriyle desteklenerek yabancı dillere çevrilebilir,aynı şekilde yurtdışında bilim, edebiyat, sanat ve siyaset dünyasının önde gelen isimlerinin katıldığı konferanslar,sempozyumlar düzenlenip kitle iletişim araçlarının günümüzde gözardı edilemeyen etkisinden faydalanılabilir; Türkiye’de yaşayan Ermenilerin de yer aldığı filmler ve belgeseller çekilerek bu yapıtlar tüm dünyada gösterime sokulabilir.

Soykırım iddialarının gerek siyasi arenada gerek dünya kamuoyunun gözünde çürütülememesi, ülkemiz için maddi olarak ölçülebilecek bir kayıptan çok öte dünden bugüne taşınan ithamlar gibi yarınlarımıza da gölge düşürecek bir yük niteliğindedir.

Öğr.Gör. Aybike SERTTAŞ

202


Uluslararası Adalet

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Geçtiğimiz Pazartesi Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın almış olduğu karara göre Srebrenitza’da yaşananlar soykırım olarak tanımlanirken, Sırbistan ise katliamın planlayıcısı ve çetniklere finansman ve askeri muhimmat sağlayıcısı olduğu halde bu konuda “suçsuz” bulunmuştur.

“Adalet Divanı” yoksa asıl suçlunun soykırıma göz yuman Avrupa devletleri olduğunu bildiği için mi Sırbistan’ı akladı. Peki buhranda soykırıma uğrayan Srebrenitza halki neden Sırp Cumhuriyeti’nin yönetimi altinda?

Bu kararın alınmasındaki teknik detay “Adalet Divanı” nın Sırbistan’ı yeni bir devlet olarak kabul etmesi, soykırımın da Eski Yugoslavya’da yaşanan iç savaş sirasinda yerel Sirplar tarafindan yapildiginin düşüncesi altinda yatmaktadır. Kararın alınmasında önemli bir role sahip diğer nedenler ise hem ekonomik hem de siyasi gerçeklere dayanmaktadır. Eğer Sırbistan Srebrenitza Soykırımında suçlu bulunmuş olsa idi, Boşnaklar Milyar dolarlık tazminatlar elde edecek hatta toprak talebinde bulunabileceklerdi. Bu karar ile ekonomik durumu kötü olan Sırbistan koruma altına alınmış, Sırp milliyetçiliğinin yükselmesine izin verilmemiştir. Kısa vadeli bir önlem niteliğindedir. Bu kararın sonuçları uzun vadede ele alınacak olur ise; Balkanlar’da ve hatta Kuzey Irak’ta ortaya çıkabilecek soykırım ve savaş suçlarını teşvik edecek niteliktedir.

Bosna’da yaşananlar asla unutulmayacak ve Adalet Divanının almış olduğu bu tek taraflı ama sürpriz olmayan karar Srebrenitza’da evlatlarını kaybetmiş Boşnak Analarının yarasını bir kez daha sızlatacağından kimsenin şüphesi bulunmamaktadır.

Umit Hacıoğlu

127


Güvenlikte Dışa Bağımlılık

Yazan: admin Tarih: Eki 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler


Son dönemde Kuzey Irak’taki terörist kamplarına başarılı nokta atışları yaparak Türk Hava Kuvvetlerinin Gücünü dünyaya gösteren Türk F 16′ları güvenliğimizi sağlayan en önemli modern teknolojik harp unsurlarının basinda gelmektedir. Gunümüz savaşlarında yüz binlerce askerin hayatını tehlikeye atmadan yapılan operasyonların başarısında her türlü hava şartlarında mükemmel vuruş gücüne sahip F 16′lar önemli bir güvenlik aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye genç ve dinamik nüfusa sahip hızlı gelişmekte olan ülkelerin başında gelmektedir. Konumu itibari ile jeostratejik önemi ve enerji kaynaklarının geçis bölgesinde bulunması, sahip olduğu doğal zenginlikler ve tarihi derinliği itibari ile hinterlandı içinde çeşitli iç ve dış tehlikelere maruz kalmaktadır. Bu tehlikelerin en başında ise bilgi teknolojilerinde dışa bağımlılık gelmektedir. Gelinen son noktada askeri alanda ülke güvenligini sağlayan yeni nesil F 16′ların ABD’nin geliştirmiş olduğu yazılımları kullanmak zorunda olması örnek gösterilebilmektedir. ASELSAN’ın da aynı tip yazılımı ve cihazı üretebilmesine rağmen, ABD’nin ITT firması tarafından üretilen elektronik harp cihazlarının takılması ile akıllara muhtemel bir sınır ötesi operasyonda Türk jetlerinin Stratejik manevra kabiliyeti ve vurucu gücünün denetim altına mı alınacağı sorusu gelmektedir. Bu yazılım ile işleyen Elektronik harp cihazı, F-16′nın havadayken gizli haberleşmesinden silah sistemlerine, dost uçağı düşmandan ayırmasından düşman haberleşmesini köreltmeye dek pek çok işlevi yerine getirdiği uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Bu işlevlerin sağlanmasında kendimize ait sistem ve yazılımları kullanamamız, uçaklarımızın vurucu gücü ve istihbarat becerilerinin muhtemel dış müdahalelere de açık olması anlamını taşımaktadır. Alınan son karar ile de Yerli savunma sanayi önemli bir ekonomik kayba uğradığı da ayrıca söylenebilir.

Umit Hacıoğlu

120