E-Nasıl.Com

İnternet Gündemi

Türkiye’nin yüzde 18′i yoksul

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

Türkiye’de yoksulluk oranı 2007 yılında, bir önceki yıla göre 0.75 puan artarak yüzde 18.56’ya yükseldi.

ANKARA - Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2007 Yoksulluk Çalışması sonuçlarını açıkladı. Açıklamada, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi;ne göre 31 Aralık 2007 tarihi itibariyle Nüfus Sayımı Sonuçlarının 21 Ocak 2008’de açıklandığı, nüfus projeksiyonları açıklanan son nüfus sayımı verileri üzerinden yapılması çalışmalarına devam edildiği belirtildi.

Türkiye’de yoksulluk oranının yüzde 18.56 olduğu belirtilen açıklamaya göre, 2007 yılında Türkiye’de fertlerin yaklaşık yüzde 0.54’ü sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 18.56’sı ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Kişi başı günlük harcaması, satınalma gücü paritesine göre 1 doların altında kalan fert bulunmuyor. Buna karşın satınalma gücü paritesine göre kişi başı günlük 2.15 dolar olarak tanımlanan yoksulluk sınırı altında bulunan fert oranı yüzde 0.63. Yoksulluk sınırı 4.3 dolar olduğunda yoksul fert oranı ise yüzde 9.53 olarak tahmin edildi.

2006 yılında yüzde 0.74 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2007 yılında yüzde 0.54’e düşerken, yoksul fert oranı ise yüzde 17.81’den yüzde 18.56’ya yükseldi. Geçen yıl, 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 237 YTL, aylık yoksulluk sınırı ise 619 YTL olarak tahmin edildi.

Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda 2006 yılında yüzde 31.98 olan yoksulluk oranı 2007 yılında yüzde 32.18’e, kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı da yüzde 9.31’den yüzde 10.61’e yükseldi.

http://www.ntvmsnbc.com.tr/news/468350.asp

265


Rahşan Ecevit: DSP adını değiştirsin

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

Rahşan Ecevit, kurucusu olduğu DSP’nin yönetimine sert eleştiriler yöneltti.

Ecevit, “DSP ya adını değiştirmeli ya da Bülent Ecevit’in adını kullanmaktan vazgeçmelidir” dedi.

Yazılı bir açıklama yapan Rahşan Ecevit, kurucusu olduğu DSP’nin Bülent Ecevit’in düşünce, inanç ve ilkelerinden koparıldığını savundu. Rahşan Ecevit, “DSP, ‘Atatürk’ün yolunda, Ecevit’in ışığında’ tekerlemeleriyle hayatını sürdürmeye çalışıyor” dedi.

Partinin artık varlık nedeni anlaşılamayan, söylemleri ve eylemleriyle neyi amaçladığı bilinmeyen bir kuruluş haline geldiğini belirten Rahşan Ecevit, parti yönetiminin bu tutumu nedeniyle tabanda huzursuzluk yaşandığını öne sürdü. Ecevit, “Bu nedenle Demokratik Sol Parti ya adını değiştirmeli ya da Bülent Ecevit’in adını kullanmaktan vazgeçmelidir” ifadesini kullandı.

260


Karayalçın: Allah’ın izniyle seçimi alacağız

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Kategorilenmemiş

CHP, Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediye başkan adaylığını resmen ilan etti. Karayalçın törende “Allah’ın izniyle bu seçimi alacağız, Melih Gökçek’in tıpış tıpış gideceğini biliyorum” dedi.

ANKARA - CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen törende Deniz Baykal sadece sosyal demokratları değil tüm Ankara’lıları Karayalçın’a destek vermeye çağırdı. Baykal, Karayalçın’ın adaylığını “Sayın Karayalçın Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayıdır, yoğun bir çalışma programı yürütecektir” sözleriyle duyurdu.

Baykal’ın konuşması sırasında mikrofonda kısa süreli bir arıza yaşanınca CHP lideri espri fırsatını kaçırmadı ve “Bu durumu sabote etmek isteyenler olabilir, ‘bunu Melih Gökçek yaptı’ demeyin” sözleriyle partilileri güldürdü.

Baykal’ın ardından Murat Karayalçın da tüm Ankaralılar’dan destek istedi. AKP’nin iktidardan düşürülmesi gerektiğini söyleyen Karayalçın, şöyle konuştu:

“Bu amaç kutsal ise gerisi ayrıntıdır. Hayatımın en önemli projelerinden birini uygulamak için yola çıkıyorum, yardımızını ve desteğinizi bekliyorum. Allah yolumuzu açık etsin. Allah’ın izniyle bu seçimi alacağız, 29 Mart’ta Ankara yönetimine geleceğiz. Nasıl gidileceğini ve kimin gideceğini biliyorum, Melih Gökçek tıpış tıpış gidecek.”

Karayalçın’ın “Hiçbir etnik köken, inanç ayrımı yapmadan bütün hemşerilerimizle yola çıkıyoruz” sözleri Baykal’ın çarşaf hamlesine destek olarak yorumlandı.

http://www.ntvmsnbc.com.tr/news/468401.asp

245


Nasıl Hızlı Okunur ?

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.

İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.

Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.

Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satırı okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz hareketi ile okumamız mümkündür.

Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur. Örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 000 kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, l 000 kelime okuyabilen ise 1,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır.

Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli ‘tane tane oku’ veya ‘yüksek sesle oku’ direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.

Halbuki dakikada 6 000 kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 500 kelime okuyarak ABD’yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.

Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca gözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.

Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir.

Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada 1000 kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.

281


Ölüm Gerçeği

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Makaleler

Giriş

Anadolu topraklarından önceki Türkçe’den gelen bir söz vardır: “Öceşki yok ölümle” yani ölümle mücadele edilmez, ona itiraz olmaz. Bu kesin bir gerçek. Ölümle başa çıkılamaz. Ölümün üstesinden gelinemez. O halde insanoğlu ne yapsın? Ölümü idrak etmeyi, ölümü algılama biçimini değiştirir.

Kendi iç ayarlarını değiştirir. Ölümün farklı yorumları, bu kesin gerçek karşısında duyulan çaresizliği, korkuyu, acıyı değiştirme isteğinden doğmuştur. Ölümü algılama ayarlarını değiştirmek için, insanlar çok çeşitli yollar denemiştir.

Ölmeden önce ölmek: Dünya zevklerine önem vermemek, yüreğini ilâhi aşk ile doldurmak, ölmeden önce ölmektir.

“Ölelim ölmez iken (ölmemişken) / Yine ölmemek için” (Yunus Emre)

Bu tasavvufi ve felsefi bir yoldur.

Başka bir yaklaşım, ölüm ile her şeyin biteceğini düşünerek, hayatı kâr saymak, ömrünü zevke adamaktır. Fakat bu gibi filozof veyâ şairleri okurken çok dikkatli olmak gerekir.

Çok defa zevkten kastedilen vicdan mutluluğudur. Bu gibi düşünürlerin çoğu, ahlâk yolunu terk etmemiş, her şeyi mübah saymamıştır. Onların söylemek istediği, yaşamayı kâr sayarak, yalnız kendi için değil diğer insanların mutluluğu için de uğraşmaktır. Yanlış anlaşılanların başında Ömer Hayyam gelir. Ömer Hayyam, sulu bir sarhoş değil, büyük ihtimalle ağzına içki koymayan bir saray bilginidir. Selçuklu sarayındaki adı “İmam Ömer”dir. Uzun yaşamış, matematik risaleleri yazmış bir şairdir.

“Şarap içelim demekten kasdı, yaşamanın kıymetini bilelim, coşkulu bir hayatı seçelim, dünyâda sultan olmanın şah olmanın geçici olduğunu, insan mutluluğunun daha önemli olduğunu derinden duyalım” gibi düşüncelerdir.

Bu ikinci yaklaşımda, insanları sevmek ve onları sevindirme yoluyla Allah’a yaklaşmak ön plandadır. Bir sûfî için bu iki yol yan yana ve iç içedir.

Ölmeden önce ölme yoluna mensup olan Yunus Emre ikinci yolda da karşımıza çıkar.

“Sevelim sevilelim Dünyâ kimseye kalmaz”

“İki Cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise”

İkinci yol sadece kendi zevkini düşünmekten ibaret kalırsa bir bencillik ve agnostisizme götürür. İnsan sevgisiyle birlikte olan ve ahlak değerlerini hiçe saymayan ikinci yolun ise birincisinden farkı yoktur.

Gerek halk edebiyatında gerek daha işlenmiş edebiyat ürünlerinde ölüm gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Rubai değerinde bir Azeri dörtlüğü vardır:

Dağlar başı tütündür / Kimin bağrı bütündür? / Eğil öpüm yüzünden / Dünya ölüm yitimdir…

Yani Dünya ölme ve birbirlerini kaybetme Dünyasıdır, deniyor.

Budizm öğretisine göre ölüm bir mesajdır. Bu mesajı okumak ve hayat dersi almak, yaşayanlara düşen bir görevdir. Bizim kitap ehli dediğimiz monoteist din mensupları, yani Musevi ve Hıristiyanlar da ölümün bir mesaj olduğunu, yaşayanlar için bir ders sayılacağını kabul ederler. Papa Jean Paul II’nin, 1994 yılında yayınlanan İlmihal Kitabında (Kateşizm) şöyle deniyor “Ölüm, insanın yeryüzünde yaptığı seferin sonudur. Bunun tekrarı yoktur. Tekrar bedenlenme yoktur. İnsan yeryüzünde Tanrı’nın lütfu ile, tanrısal plan ile bağlantı halinde ömür sürerek ebediyetteki kaderini kendi hazırlar. Buna da ölüm olayı son verir.” Kur’an-ı Kerim “her nefis ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz” buyuruyor. İşte büyük dinler ve ölüm gerçeği… Yunus Emre, bunun zamanının da belirsiz olduğunu, ölüm gerçeği ile gençlikte de karşılaşılabileceğini en iyi biçimde dile getirir.

“Hiç bilmeyiz kezek (sıra) kimin, aramızda gezer ölüm, / Halkı bostan edinmiştir dilediğin üzer (koparır) ölüm”

Biyoloji ve Ölüm

Son yıllarda sınırları ve özellikleri iyi belirlenen “apoptosis” kavramı, insanoğlunun ölümün biyolojik anlamıyla, karşılaşması demektir. Bilgilerimize göre yaşlanma bir fizyolojik süreçtir. Fakat ölüm söz konusu olunca, son zamanlara kadar marazi ölüm sebepleri akla gelirdi. Apoptosis ise programlanmış hücre ölümüdür. Hücre, bir mikrop etkisiyle veya soğuk-sıcak fiziksel olaylarla değil, yazılımında varolduğu için ölüyorsa, bu apoptosis olayıdır.

Yunus Emre, olağanüstü sezgisiyle, ilahi emir geri alınınca, insanın sadece bir kalıp olacağını çok güzel belirtmiştir.

“Sözün ıssı (sahibi) sözü alır, / Suretse toprakta kalır.”

Yani “ol” emri gönderilmezse, bağlantı kopar, söz geri alınır. Kalıp ise toprağa gömülür.

Kur’an-ı Kerim “Ruh Rabbin emridir” diyor. İşte bu emrin (sözün) geri alınması “Ölüm”dür.

Giriş bölümünde belirttiğimiz gibi, hayat bilimi demek olan Biyolojide, ölümün de özel bir yeri vardır. Çünkü bilim ilerledikçe daha önce felsefi konular sayılan “zıtların uyumu, her şeyin karşıtını da birlikte taşıdığı” gerçeği daha müşahhas (somut) duruma geçmektedir. Bazı hücre reseptörlerinin sitoplazma bölümünde (cytoplasmic portion) 80 aminoasidlik bir “ölüm bölgesi” (death domain) vardır. Bu bölümden apoptosis’e götüren sinyaller doğar. Apoptosis ise, önce de belirttiğimiz gibi, programlı hücre ölümü demektir.1

Eski Tıp ve Biyolojide ise ölüm, hayatın marazî bir sebeple sonu demekti. Yaşlılıkla güçsüz düşmek biyoloji konusuydu. Fakat yaşlanan organizmayı fizik veya biyolojik bir etken öldürüyordu. Apoptosis ise yeni bir kavramdır. Hücrede hayatla ölümün yan yana olduğunu ifade eder. Patolojik (marazî) sebeple ölümü Tanzimat devri ricâlinden Abdurrahman Sami Paşa şöyle ifade ediyor:

Her ten biter bir derd ile / Uğraşmaya her ferd ile / Değmez bu dünyâ-yi ahes / Allah bes baki heves.

“Her vûcud bir dert ile sona erer. Bazen bu dert sıcaktan bazen soğuktan gelir. Her birey ile uğraşmaya, bu değeri küçük dünyâ için değmez. Allah, yeterlidir. O’ndan başkası gelip hevesten ibarettir.”2

Biyoloji bilimi ile ölüm ilişkileri sâdece apoptosis ile kalmaz. Biyolojide ölüm, yeni canlılara yeni organizmalara hayat alanı tanımak yani yenilenmek için zorunludur. Biyolojinin kanunlarından birisi de ölüm oranının yüksek olduğu zamanlarda, doğum oranının da artmasıdır. Ekonomik yoksunluklarda, doğumların arttığı şeklinde gözlemler yapılmıştır. Toplumlarda gelir arttığı, ölüm oranının azaldığı dönemlerde doğum oranı da azalma eğilimi gösterir.3

Doğum hızının artışı, nüfus büyümesiyle sonuçlanır. Doğum hızı artışı, genç nüfus oranını da arttırır. Pakistan’da nüfusun yarısı, 15 yaş veya daha altında olanlardır.4 Hayat uzunluğu türlere (canlı nev’ileri) göre büyük değişiklikler gösterir. Balinalar 300-400, kaplumbağalar 300-350, filler 70-90, atlar 40-45, sığırlar 20-25, köpekler ve kediler 12-15, tavşanlar 5-7, sıçanlar üç yıl yaşadıkları halde eklembacaklıların (arthropodlar) ömrü günlerle ölçülür.5

Yaşlanma olayı, doğumda hatta doğumdan önce başlar. Yetmiş beş yaşında bir erkek, otuz yaşında sahip olduğu tat alma tomurcuklarının % 30′unu omurilikteki aksonların % 64′ünü, böbrekteki glomerüllerin % 44′ünü kaybetmiştir. Beyine giden kan % 10 azalmıştır. Akciğerlerin vital kapasitesi % 45 civarında azalmıştır. Yaşlı vücutların ölümü bir seçilmedir (seleksiyon). İşe yaramayan vücut ölümle ortadan kalkacak, daha sonra gelecek döllere yaşama mekânı ve beslenme olanakları bırakılmış olacaktır. Ölüm, hücrelerin tek yönlü ve geri dönüşü olmayan değişimidir.6

Dinlerde Ölüm

Eski çağdan bu yana İsrail kavmi, insanın topraktan yaratıldığına ve bu yaratılışı, toprağa Tanrı’nın nefesinin üflendiğine inanıyordu. Tevrat’ta bu nefese “nefeh” adı verilmişti. Nefesin geri alınması ile, beden tekrar toprağa dönüyor, nefeh ise bedenden uzaklaşıyordu.

Ölüm ilahi bir karar değildi. İnsanoğlu günah işlediği için Cennetten çıkarılmıştı. Dünyâya gönderilmekle de “ölümlü” olmuştu.

Hıristiyan dini, bu inanışa bir farklı boyut ekledi. İsa Mesih’e inanmayan insan, kurtuluşu reddediyor ve gerçek ölüme müstahak oluyordu.

İslâm dininde ölüm haktır (gerçektir). İnsanoğlunun günahının sonucu değildir. Gerçi insanoğlu Cennetten çıkarıldığı için ölümlü olmuştur, fakat bu bir ceza değil, bir dönemdir.

Asli günah anlayışı İslam dininde yoktur. Bütün çocuklar günahsız doğarlar. Vaftiz edilmeleri gerekmez. Ölüm, Dünyâ imtihanının sonu olduğundan, ibret almak için ölümü düşünmek kâfidir. “İbret alınacak ölüm elbet. İş sona ermeden de bilirsiniz kabirlerin darlığını, mihnetin çetinliğini, varılacak yerin korkusunu, düşülecek çukurun derinliğini, kemiklerin ayrılışını, çukurun gamını, taşın kapanıp örtüşünü.”7

Edebiyatta Ölüm

Anadolu topraklarında gelişen Türk Edebiyatının ilk büyük şairi Yunus Emre, ölüm konusunu ibret nazarıyla en fazla işleyenlerdendir.

“Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri / Ger taş isen eriyesin / Bakıp görücek bunları”

Mevlânâ ölüm karşısında daha soğukkanlı ve ölümle nazlanır gibidir.

Oğlu Sultan Veled’e hitabeden söylediği son gazelinde

“Yürü başını yastığa koy, beni rahat bırak, sabahlayan, harap, müptelâ beni terk et. Biz sevda dalgasıyız, geceden sabaha yalnızız, ister bize gel, lütfedersin, ister bırak bizi cefâ et bize. Benden uzak ol sende belâya düşmiyesin yoksa. Selâmet yolunu seç, belâ yolunu terk et. Taş yürekli bir zorba bizi sürüklüyor, kimsenin ona kan pahasını hazırla dediği yok. Güzel yüzlülerin şâhına vefalı olmak gerekmez. Ey sarı yüzlü âşık sen sabırlı ol, vefa göster. Ölüm öyle bir dert ki onun devası yok. Ben bu derde çâre bulmanı nasıl isteyebilirim?

Rüyamda dün gece, ilinin pîrini gördüm. Eliyle bana işaret ederek, bizim tarafa gel artık dedi. Eğer yolda ejderha varsa, aşk bir zümrüttür. O zümrütün ışığıyla ejderhayı def edebilirsin.

Artık yeter ben kendimde değilim, Sen ilmini arttırmak istiyorsan, Ebu Ali Sina’nın tarihinden bahset, Ebulalâ Maarri’nin uyarılarına uy”

Bu gazelinde Mevlânâ, ölüm’ün insanları sürükleyen bir zorba olduğunu fakat kimsenin ona karışamadığını ve ona çâre olmadığını söylerken, oğluna da “sen âşık ve müptelâ babanı bırak, akılcı filozofları yani İbni Sinâ ve Maarri’yi oku” derken bir türlü nazlanma içindedir.

Yine son günlerinde söylediği bir kıta da Mevlânâ’nın ölüm hakkında fikirlerinin bir özetidir.

“Be rûz-i merg çu tâbut-i men revân bâşed / Güman meber ki merâ derd-i cihan bâşed / Cenâzeem çu bebini megu firak firak / Mera visâl ü mülakat an zeman bâşed / Kodam dâne füru reft ber zemin ki nerest? / Çerâ bedâne-i insânet in gümân bâşed?”

“Ölüm günümde tabutunu yürür görünce, beni bu dünyadan ayrılışa üzülüyor sanma. Cenâzemi görünce ayrılık diyerek üzüntünü dile getirme. Benim için asıl kavuşma ve görüşme zamanı o zamandır. Hangi tohum toprağa girdi de tekrar bitmedi? İnsan tohumu için neden bu doğru olmasın”

Mevlânâ’nın burada söyledikleri basit bir reenkarnasyon (tekrar bedenlenme) benzetmesi değildir. Burada, tekrar dirilme, insan ruhunun ölümsüzlüğüne inanmaktır.

Mevlânâ’nın çağdaşı olan Yunus Emre ise, Ölüm konusunu daha çok korkunç yönüyle ele alır. Bunu yaparken kendisinin ölümden korkmadığını, bu yaklaşımı diğer insanlara öğüt vermek için seçilmiş bir davranış olduğunu anlamak mümkündür.

Yunus Emre ölüm karşısında Türk şiir geleneğini devam ettirmektedir. İslâm dininden önceki Türklerde de ölümden ibret alınması için ölümün korkunçluğu vurgulanır. Mani dinine bağlı Uygur Türklerinin bir ölüm ilahisini Talat Tekin’in günümüz Türkçesine uyarlaması ile buraya alıyorum. (8-9. yüzyıl)

Sonunda yine şu ölmesi var

Karanlık tamuya düşmesi var

Binlerce şeytan gelir derler

Dumanlı şeytanlar hükmeder derler

Karanlık gece gibi çöker derler

Sıkıntı yüreğe düşer derler

Ardıç gibi bedenini bırakır derler

Malı mülkü cümle kalır derler

Aksi, kıllı kart şeytan gelir derler8

Türkler, İslâm Dinini kabul ettikten sonra, ağıtlara ve ölüm şiirlerine aynı anlayış hâkim olmuştur. Bu dünya geçicidir, sonunda her şey bırakılır.

Alp Er Tonga öldü mü

Kötü dünyâ kaldı mı

Felek öcünü aldı mı

Şimdi yürekler paralanıyor

Felek fırsat gözetti, bir tuzak kurdu

Beyler beyini yanılttı

Kaçsa bile bu tuzaktan nasıl kurtulurdu?9

Bu yazının giriş bölümünde belirttiğimiz gibi ölümün algılanmasında diğer bir yaklaşım, Ömer Hayyam yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre Dünyâ madem ki geçicidir, bundan sâdece ibret almak ve dünyâya önem vermemek dersi çıkmaz. Bu gerçeği görerek hayattan zevk almak, hayatın tadını çıkarmak da mümkündür. Fakat bu ikinci yaklaşımda egoizme kapılarak, ahlâk ilkelerinden ve insan sevgisinden, yardımlaşmaktan uzaklaşma tehlikesi vardır. Ömer Hayyam ahlâk ilkelerinden uzaklaşmak istemez. Samimiyeti arar, insanların ortak mutluluğunu arar. Ömer Hayyam, nihilist veyâ anarşist olmaktan çok uzak bir kişiliktir. İslâm dinine bağlı bir matematik bilginidir.

Ölüm gerçeği karşısında sinmek yerine daha mücadeleci olma yaklaşımı yalnız Hayyam yaklaşımı olmayıp, bir amaç uğruna savaşanların da yaklaşımıdır.

“Altı da bir üstü de birdir yerin,

Mevt ise son rütbesidir askerin

Arş yiğitler vatan imdâdına”

Namık Kemâl’e aittir. Şehidlik mertebesi için, zirve şiirlerinden birini de Mehmet Âkif yazmıştır. “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber”

Felsefe’de Ölüm

Eski Mısır felsefesinde ve dininde, insan kişiliği ölümsüzdü. Ölen bedendi. Yunanlılar da genellikle bu inanışta idiler. Aristo’ya göre bedenin dağılmasından sonra da ruh, varlığını sürdürecektir. Ruh, bedensel olmayan bir varlıktır. Birçok filozof bu inanışı paylaşır. Wittgenstein bu görüşte olmayanlardandır. Ona göre “insan bedeni, ruhun en iyi sûreti, resmidir”10 Bedensel olmayan bir varlık, yani bedenin dışında ruh düşünülemez.

1. Lackie J. M. JAT DOW, The Dictionary of cell and Molecular Biology, Academic Press, 1999.

2. Abdurrahman Sami Paşa’nın Fuat Paşa için yazdığı mersiye (ağıt).

3. Helena Curtis, Biology, Worth Publishers, 1983.

4. Age.

5. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, cilt 1, Kısım 1, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1985, cilt 1, s. 342.

6. Age., s. 342.

7. Hazret-i Ali, Nehcü’l Belaga, Çeviren-Hazırlayan Abdülbaki Gölpınarlı, Ansariyan Publication, Qum 1981.

8. Talat Tekin, İslâm Öncesi Türk Şiiri, Türk Dili, cilt 51, yıl 36, sayı 409, Ocak 1986.

9. Agm.

10. Antomy Flew, A Dictionary of Philosophy, Pan Books, London 1979.

223


The Bourne Identity / Geçmişi Olmayan Adam (2002)

Yazan: admin Tarih: Ara 7th, 2008 | Kategori:: Yerli/Yabanci/Turkce Dublajli Filmler

Resim

Filmin Künyesi:
Tür : Macera / Aksiyon
Gösterim Tarihi : 20 Eylül 2002
Yönetmen : Doug Liman
Senaryo : Tony Gilroy , W. Blake Herron , Robert Ludlum (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Oliver Wood
Müzik : John Powell
Yapım : 2002, Çek Cumhuriyeti / ABD , 118 dk.

Oyuncular:
Matt Damon (Jason Bourne) , Franka Potente (Marie Kreutz) , Clive Owen (Profesör) , Chris Cooper (Ted Conklin) , Julia Stiles (Nicolette)

Resim

Konusu:

Bir İtalyan balıkçı teknesi, ölmek üzere bir adamı bularak kurtarır. Genç adam iyileştiğinde, ciddi bir hafıza kaybı geçirdiği farkedilir. Kim olduğunu ve o hale nasıl düştüğünü hatırlamamaktadır.

Kim olduğunu araştırırken, bazı özel yetenekleri olduğunu farkeder. Yakın dövüş ve yabancı dillere inanılmaz yatkınlığı vardır. Marie adlı güzel kadının da yardımıyla kendisini öldürmeye çalışan suikastçilerden kaçarak kimliğini bulmaya çalışır…

Başarılı bir casus hikayesi olarak beğeni toplayan Geçmişi Olmayan Adam, bu beğeninin getirisi olarak devam filmlerine de yol verdi. Doug Liman yönetimindeki bu ilk film, aksiyon sevenlerin de kaçırmaması gereken bir çalışma.

http://rapidshare.com/files/163311549/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part01.rar
http://rapidshare.com/files/163315064/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part02.rar
http://rapidshare.com/files/163318850/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part03.rar
http://rapidshare.com/files/163322637/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part04.rar
http://rapidshare.com/files/163330502/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part05.rar
http://rapidshare.com/files/163334468/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part06.rar
http://rapidshare.com/files/163338742/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part07.rar
http://rapidshare.com/files/163342757/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part08.rar
http://rapidshare.com/files/163346689/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part09.rar
http://rapidshare.com/files/163350813/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part10.rar
http://rapidshare.com/files/163355415/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part11.rar
http://rapidshare.com/files/163360405/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part12.rar
http://rapidshare.com/files/163365445/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part13.rar
http://rapidshare.com/files/163370684/The.Bourne.Identity.2002.DVDRip.XviD-DcN.part14.rar

Pass : www.e-nasil.com

240